Reklamlar
Dijital Medya Platformu

MARDİN’DE “HATUNİYE MEDRESELERİ”

0 1.411

Zengîler, Eyyûbiler, Artukîler yüzlerce medrese açmayı, kutsal bir vazife bildiler.

Yusuf Metin YARDIMCI Eğitimci / YAZAR

                 Milâdî 11’nci yüzyılın ortalarında; yavaş yavaş sistemli bir hâle getirilmeye başlanan medreselerin; kuşku yok ki İslâm kültür ve uygarlığındaki olumlu neticeleri, su götürmez bir gerçekliktir.

                H.459/M.1066 yıllarında, ‘Büyük Selçuklu Devleti‘nin veziri Nizâmülmülk’ün projelendirerekten inşâ ettirdiği medreselerden birisi, Bağdat’ta yapılmıştı. “Nizâmiye Medreseleri” olarak şöhret bulmuş olan öğretim yuvalarından biri olan bu medrese, çağının en iyi müesseselerinden biri olup, önde gelenlerindendi. Tarih, felsefe, astronomi gibi pozitif bilimlerin okutulmasının yanı sıra, dinî ve İslâmî ilimler de, birlikte öğretiliyordu.

                İhtiyaçları giderme yönünden devamlı bir gelire duyulan ihtiyaç, medreselere vakfiyelerin oluşturulmasını sağladı.

                “… Sürekli bir gelir kaynağına kavuşan medreseler, bu perspektiften bakılınca, hem yönetimsel özerkliklerini elde etmiş bulunuyorlardı. Hem de malî yönden, inisiyatif kazanmış oluyorlardı….. “  (1)  

                Bunu örnek alan Abbâsî halifesi; el-Mustansır Billâh, Dicle nehrinin doğu taraflarında “Mustansırıyye” isimli benzersiz bir medrese kurdu. İlerleyen zaman sürecinde, Anadolu Selçukluları, beylikler ve irili-ufaklı devletler dönemindeyse, en ücra köşelerde bile, medreseler inşâ edildi.

                Mardin, Musul, Halep ve benzerleri bundan müstesna değildi. Zengîler, Eyyûbiler, Artukîler yüzlerce medrese açmayı, kutsal bir vazife bildiler.

                İşte bu noktada bizim inceleyeceğimiz; o zamanın zengin ve elit zümresi diyebileceğimiz, devlet, beylik ve atabekliklerin yönetiminde bulunan şahsiyetlerin, eş ve kızlarının medrese, imâret, hamam gibi bir takım hayır kuruluşlarının oluşmasında, gösterdikleri gayret ve çalışmalardır. Özellikle medreselerin inşâı ve ilmî faaliyetlerinin kırılganlığa uğramaması sadedinde verdikleri maddî ve manevî destek, hiç kuşku yok ki; Müslümanlık öğretisinin, bilimsel kazanımları kadın ve erkeğin eşit olarak elde etmesinde göstermiş olduğu titizliktir.

                Asırlar sonrasına damgasını vuracak bu çabaların; Mardin’de bariz bir biçimde kendini göstermesi, “Hatuniye Medreseleri”nin vücuda getirilmesi şeklinde kendini ortaya koydu. Daha sonraları Osmanlılara da yansıyacak olan bu âdet; Osmanlı hükümdar kadınlarının “Vâlide Sultan” tabiriyle anılmalarından, tesis ettirdikleri müesseselerin bu ünvânla tarihe geçmesini sağladı.

                Fakat daha önce doğuda, aynı işi yapan melik hanımlarının “Hâtun” diye ifadelendirilmeleri, yaptırdıkları medrese gibi son derece önemli kurumların “Hâtuniye” diye isimlendirilmesine  sebep olmuştur. Sözlük anlamında “kadın” demek olan, Arap dilindeki “Hâtun” sözcüğünün çoğulu “Havâtin”dir. Bunun mânâsı ise “şerefli kadınlar” demektir.

                Mardin’de en meşhur olan, zamanımıza kadar ulaşmayı başarabilmiş “Hâtuniye” medreselerinden biri; Şâh-ı Ermen bin Ahmed bin Sokman el-Artukî’nin kız kardeşinin inşâ ettirdiği medresedir.

                M.1181 tarihinde vefat eden, Mardin Artuklu meliki Necmüddin Alpı’nın karısı “el-Hâtun el-Sit Radiyye” aynı zamanda Alpı’nın oğlu, II. Kutbuddin İlgazi’nin annesidir.

                Sit-ti- Radiyye, ilmi seven, ilim adamlarına kıymet veren bir kadındı. Zamanının en şöhretli âlimlerini; yaptırmış olduğu bu medresede görevlendirmiş, çeşitli alanlarda öğrenci yetiştirmelerini temin etmeye çalışmıştır.

                Bu önemli bilim adamlarından birisiyse; “Alemüddin et-Tikritî” adıyla şöhret bulmuş bir zattır. Ebû’n Necîb Abdirrahmân bin Cemâlüddin Ahmed bin el-Mefrec et-Tikritî diye de bilinir. Hicrî 537/M.1143 senesinde doğan bu bilgin; ârif, nâtık, fıkıh ve usûlde derinlikli biriydi.

                Bir müddet, “Hâtuniye Medresesi” olarak da bilinen “Sit-ti- Radiyye Medresesi”nde kadılık ve müderrislik yapan et-Tikritî; bilâhere Tikrit’e geri dönmüş ve orada vefat etmiştir. Vefatı H.576/M.1181 yılıdır. Burada dikkati çeken bir husus daha var ki; 38-39 yaşlarında çok genç olarak vefat eden et-Tikritî’nin, bu kadar kısa bir hayat sürmesine rağmen, erken yaşlarda ilim adamı olabilme düzeyine yükselebilmesi, yargı yapabilecek kadar da; olgunluk ve âdil olma vasfına sahip olabilmesidir.

            Bu medresenin oluşturulma tarihi ise hicrî 6’ncı yüzyıl ortalarıdır. (2)          

           Giriş kısmında , binanın güney tarafında kitabesi kısmen duran bu medrese, günümüzde kendisini görmeye gelenlere, âdeta asırlar öncesinden serüvenlerini haykırıyor. Bâniyesi Sitti Radiyye Hâtun ve hemen yanıbaşında yatan oğlu Kutbuddin İlgazi’nin makberleri, sanki yurdunu özleyip de giden garip ve fânilerin “dâ’üs-sıla”sının, hasret gideren sevinç fısıltılarını terennüm ediyor.

                Araştırmamızda yapabildiğimiz ikinci tesbit; vaktiyle Mardin’de binâ edilen “Hâtûniyyet’ül Hanefiyye Medresesi”dir. “Ammâre Hâtûn Medresesi” olarak da bilinirdi.

                Hâtûniyye ismiyle anılan bu ve benzeri müesseseleri yapanlar; kimi zaman bir Artuklu melikinin annesidir. Kimi zaman da; bir Artuklu melikinin kızı olup, başka bir ülkenin melikiyle evlenip, onların eşleri olanlardır. Mardin’de tesis edilen bu hayırlı müesseseler; ilim yolunun yolcuları tarafından, layıkıyla yararlanabilsinler diye oluşturulmuştur. Aynı zamanda bu ikâme; Artukluların yaşadıkları yüzyıllarda, Eyyûbî, Zengî ve başka ülke yöneticilerinin eşlerinin göreneklerine uygun bir tarz da içermektedir. O asırlarda bölgede, benzeri uygulamalar mevcut bulunuyordu.

                İnşâ edilen bu medreselere; işlevlerini güzel bir şekilde icra edebilsinler diye yeterince yerler ve vakıflar bağlanıyordu.

                Sözünü ettiğimiz medreseyi Mardin’de inşâ ettiren “Azîzetüddîn Ahşâ Hâtûn”dur. (3) “Ahşûrâ Hâtûn” denildiği de, vakidir. İsmi ne olursa olsun, zamanının seçkinlerinden olan bu kadın, M.1176-1184 tarihleri arasında Mardin Artûkî yönetiminin başı olan, melik Kutbuddîn İlgâzi’nin kızıdır.

                Babası Kutbuddîn; onu zamanın önde gelen hükümdarlarından, el-Melik el-Âdil Seyfüddîn Ebî Bekr’in oğlu olan, es-Sultân el-Melik el-Muazzam İsâ el-Eyyûbî ile evlendirmişti. (4)

              Eline kudret geçen bu iyilik sever kadın; “Azîzetüddîn, yapmış olduğu bir çok hayır işlerinden, baba yurdu olan Mardin’i mahrum bırakmadı. İcra ettiği güzel işlerin yankıları; Fırat Cezîresi’nin dışına taşıp, Şam’a kadar ulaştı.

               Bint-i Seymâ; Şam’ın sahibi Sultânü’l Muazzam İsâ’nın karısının yaptıklarını görünce, imrenerek kendi mıntıkalarında yararlı işler yapmaya başladı. Bunlardan birisi; “Medresetü’l Mârdaniyye” diye şöhret bulmuş “Büyük Medrese”dir. H.620/M.1223 senesi sınırlarında, kendisine bir çok gelir getiren yerler de bağlanan bu medrese, Mardin’de inşâ edilen “Hâtûniyyetü’l Hanefiyye Medresesi”ne nisbet olsun diye yaptırılmıştır.” (5)  

               Ancak bu medresenin şehrin hangi noktasında yapıldığı, şu anki bilgilerimize göre, meçhuller içerisindedir. Yalnız burada dikkat çeken bir husus; Mardin’de yaptırılan bu iki medresenin, kurucularının yakınlık dereceleridir.

                Son olarak, bir medreseden daha bahs edelim. Adı bazı kaynaklarda sırf “Hâtûniye Medresesi” diye zikredilen bir yapıdan.

                Bu da; es-Sultân Kasım bin Ali Bek bin  Kara Yölük Osman’ın, Mardin’de idareyi ele aldığı zamanlarda, karısı “Hâtûn” tarafından yapılmıştır. Bu medrese şehrin batı tarafında bir yerde inşâ edilmiştir. Akkoyunlu Kara Yölük Osman’ın; M.1535 yıllarında vefat ettiği göz önüne alınınca, bu “Hâtûniye Medresesi”nin, hangi yüzyıla ait olduğu rahatlıkla  anlaşılır. *

—————————————-  

                *Vaktiyle çalışmamızı yaparken, sözü edilen bu medresenin yerini araştırma arzusuyla, kalenin tam altında ev olarak kullanılan bir yere gittik. Epeyce tahrip olmasına rağmen, odasının birinde gayet güzel bir kubbe, suyu üstündeki evler tarafından zaptedilen, epeyce sanatkârane süslerle müzeyyen kaynak yeri vardı. Kara ve kırmızıya çalan renklerdeki taşlardan, işlemeli olarak örülen duvarının maharetle yapıldığı belliydi.

               Bahçe ve mevcut birkaç hücreyi tetkik ettiğimizde, buranın eski bir medrese olabileceği hissine kapıldık. Çevredeki birkaç eski yapıda oturan şahıslarla görüştüğümüzde; bazı uzmanlardan, işleme ve bina özelliklerinin 500 yıllık olduğunu, işittiklerini söylediler. Bu  da, yukarıda sözünü ettiğimiz medresenin tarihiyle uyuşuyor.

               Konunun; gerçek mütehassıslarınca tetkik edilmesinin, faydalı olacağı inancındayım. Y.M.Y.            
     (1) Nâci Ma’rûf, Ulemâü’n-Nizâmiyât ve Medârisu’l Maşrikı’l İslâmî, S.12
     (2) İbnu’l Fûtî, Kemâlüddîn Ebu’l Fadl Abdürrezzak bin Tâcüddîn Ahmed; Telhîsu Mecmau’l Âdâb Fî Mu’cemi’l Elkâb, C.I-IV, S.59
     (3) İbn-i Şeddâd, İzzud’dîn Ebî Abdillâh Muhammed bin Alî, el-İ’lâk’ül Hatîra Fî Zikri Mülûki’ş-Şâm Ve’l Cezîre, C.II-III, S.227
     (4)   a.g.e. C.II-III, S.227
     (5) En-Naîmî, Abdülkâdir Muhammed; Devru’l Kur’ân Fî Dımeşk, S.5
Reklamlar
Yorumlar

Bu web sitesi deneyiminizi geliştirmek için çerezleri kullanır. Bununla iyi olduğunuzu varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul etmek Mesajları Oku