Reklamlar
Dijital Medya Platformu

MARDİN’DE RİBÂT, TEKKE VE ZÂVİYELERİN OLUŞUM DÖNEMLERİ VE FONKSİYONLARI -I-

0 1.016

ÖZGÜN BİR ÖRNEK: DÂVUDİYYE TEKKESİ

Yusuf Metin YARDIMCI ARAŞTIRMACI YAZAR

               Hicrî 5’nci yüzyıla tekabül eden Milâdî 11’nci asırda; o zamanın İslâm coğrafyasında cereyan eden siyasî ve mezhepsel anlamdaki birtakım iç sürtüşmeler, insanları şaşırtıyor, huzursuzluğa neden oluyordu. Bu huzursuzluğu arttıran etkenlerden biri de; haçlı saldırılarının, acımasızlıklarının Müslümanlar üzerinde oluşturduğu rahatsızlıktı.

                Fakat her karmaşanın, bir takım tedbirlerin alınmasını da yanı sıra getireceği, yadsınamayacak bir gerçekliktir. İlmî sahada insanların bilgiyle donatılma hedefine dönük olarak medreselerin sistemli bir hâle getirilip, kurumsallaşması; bilimlerin islâm âleminde yayılıp-gelişmesi sonucunu doğurmuştu.

                Ancak yaradılış olarak farklı özelliklere sahip olan insanın, şiddetli sıkıntılara maruz kalması, mistik anlamda ruhsal doyumlanmasını da gerektiriyordu. Bu durum; sûfilik anlayışının müesseseleşmesini intâc ettirdiği gibi, halvet ve uzlet gibi yaşama şeklini sevenleri de bir araya getirmeyi sağlamıştı. Tasavvuf anlayışının ve kurumsallaşmasının yaygınlaşması, bu açıdan bakıldığında; M.11’nci yüzyılda kökleşmiştir, diyebiliriz. Herevî, Kuşeyrî gibi tasavvûfî düşünce ve hayatın; en geniş biçimiyle tanıtımını yapan önderler, temel prensip ve ilkeleri de yerleştiriyorlardı.

              İlk Tekke’nin; Suriye’de Remle’de Hace Abdullah Ensâri el-Herevî tarafından kurulması, kısa bir süre sonra bu tür oluşumların yaygınlaşmasına neden oldu.(1) Herevî’nin tam adı; Abdullah bin Muhammed bin Ali el-Ensâri el-Herevî olup, künyesi Ebû İsmâil’dir. Türbesi İstanbul’da kendi adıyla tanınmış Eyüp semtinde bulunan, Hz. Peygamberin ashâbından Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûbi Ensâri’nin soyundandır.

               Bu satırların yazarının soy ağacının da kendisine dayandığı, Abdullah Ensâri el-Herevî’nin, “Tabakâtü’s-Sûfiyye” adlı eserinde ifade ettiği gibi, bizzat kendisinin Remle’de;  “Hankâh” adıyla kurduğu bu yapı, yaygınlaşma sürecinde değişik dönem ve bölgelerde “tekke, zâviye, ribat, dergâh ve âsitâne” adlarını aldı. 

              H.396/M.1006 yılında Herat’ta doğan Herevî, H.481/M.1089 senesinde yine aynı yerde vefat etmiştir. Zamanın Selçuklu veziri Nizâm’ül-Mülk’e yazdığı öğütler, üzerinde durmaya değerdir.

                Aynı asırda ortaya çıkan İmam Gazalî gibi etkin bir şahsiyet; mantık, felsefe ve naklî ilimlerde otorite olmakla birlikte, sufilik olgusunu da iyi anlayıp-anlatmış, tasavvufa karşı var olan şüphe bulutlarını büyük ölçüde dağıtarak, tekke hayatının Müslümanlar arasında yaygınlaşmasını sağlamıştır. Onun bu müessiriyet ve bilimsel gücü; Nizâm’ül-Mülk’ün dikkatini çekerek, Bağdat’ta Nizâmiye Medreselerinin bir nevi  rektörlüğüne atanmasını intac ettirmiştir. Ahmet Yesevî, Abdülkadir Geylâni ve Ahmed Rifâi gibi son derece etkin şahsiyetlerle döneme damgasını vuran Gazali, onlar gibi M. 12. Yüzyılın başlarında vefat etmiştir. Bir sonraki devirde tasavvuf ve tekke anlayışını kökleştiren simalardan Şihâbüddin Suhreverdî, Artukoğullarından çok saygı görüp, “Elvâh’ül-İmâdiyye” adlı eserini, İmâdüddin Ebû Bekr’e arz etmiştir.

                İslam beldelerinin muhtelif yerlerinde olduğu gibi; Mardin topraklarında da, medreselerin yanı başında bir takım dinî müesseseler ikâme edildi. Bu müesseselere hankâh, zâviye ve ribat adı verilir. Bu saydıklarımız; melikler, emirler ve halife, kadı, kumandan gibi ülü’l-emr diye isimlendirebileceklerimiz tarafından, medreselerle yan yana olacak bir şekilde yaptırılmışlardır.

                Tüm bu oluşturulan kurumlar; insanların eğitim-öğretim ihtiyaçlarını temin etmeye matuf olarak vücûda getirilmişlerdir. Meydana getirilen sözünü ettiğimiz bu kurumların hepsinin, Fırat Cezîresi’nde parlayıp şöhret bulması, Eyyûbîler, Atabekler ve ardından Artuklular’ın, Mardin ve Diyarbekir’e sahip olmasıyla gerçekleşmiştir. Zikrettiğimiz bu oluşumlar, o dönemlerde gönüllerin Allah sevgisi ile dolmasına, yaşayış tarzı ve ahlâkın güzelleşmesine, Hak yoluna girmede disiplinin sağlanmasına vesile olmuştur.

                Öte yandan dinî yaşayışın sağlamlaşması, Allah’ın emir ve buyruklarına itaatın temini ve zühdî hayatın inkişâfını sağlamıştır. Ancak şunu da hemen söylemeliyiz ki; bu kurumların oluşturulması, sırf Mardin ve yakın çevresindeki yerleşik olan yerler için değildi. Aynı zamanda, Mardin’e gelen gariplere yardım maksadını da taşıyordu. Ortaya çıkışlarıyla, bir çok yararlar sağlayan bu yerler, yani tekke, ribât, hankâh ve zâviyeler, bir şeyhin sorumluluğundaydı. İçinde yaşayanların geçimlerini sağlayabilmeleri için, buralara gelir getiren yerler vakf ediliyordu. Günlük yiyecek ve erzak tahsisi yapılıyordu.(2)

                Bu mekanlardan; gerek yabancılardan, gerek Mardinlilerden bir çok ilim ve marifet sahibi insan yetişti. Bunlar içinde; meşâyih, Kurrâ’ (Kur’ânı yedi kıraat ve on rivâyet dahilinde okuyan üstâd hâfızlar), hadis ilmiyle meşgul olan bilginler, hafızlar, zâhidler ve din ilimlerinde önder olan kişilikler, tarih sahnesinde yerlerini aldılar.

                Ribât, sözlük anlamı itibariyle; bağ, sağlam bina, kervansaray, tekke ve hankâh gibi karşılıkları içerir. “Ribâtü’l-hayl” ifadesi, atların bağlanıp, muhafaza altına alındığı yer demektir. Savaş atları temin edilmesiyse, Enfâl sûresinin 60’ncı âyetinde emredilmektedir. Âli İmrân sûresi 200’ncü âyette ise “sınırda düşmana karşı nöbet tutmak” anlamında kullanılmaktadır.

               “Kelimenin asıl anlamı; nefsi güzel niyete, güzel iş yapmaya yöneltmektir. Güzel işlerin en iyisi de Allah yolunda at bağlamak, Allah yolunda savaşmak ve nefsi namazlara bağlamaktır. Başlangıçta ribât; cihâda hazırlıklı bulunmak üzere binek hayvanlarının toplandığı yer idi.

               Allah’ın Resûlü (s.a.v.) cihad için at beslemenin ve Allah yolunda cihadın faziletine dair çok hadis irad buyurduğu gibi bizzat nefis ile manevi savaşın da ribât olduğunu söylemiştir.”(3)

Bundan hareketle İbn-i Kudâme:

                “Ribât; Müslümanları inkarcıların saldırılarına karşı güçlendirmek ve korumak için, liman şehirlerinde, sınırda beklemektir. Sınır ise, halkın düşmandan korkusu olan her yerdir. Ribât kelimesinin aslı ‘ribâtü’l-hayl’ ifadesinden gelir. Anlamı; ‘at bağlamak’ demektir. Buna göre; hudutlarda at bulunup-bulunmaması söz konusu olmaksızın, at binicilerinin atlarını bağlayarak nöbet tutmaları gerçeğinden ismini alan ribât, düşmana karşı sınırda nöbet tutmak için yapılmış yerlere isim olmuştur.

                Bunun erdemi yüce, ecri ise büyüktür.”(4) 

                Düşman saldırıları karşısında ribâtlar, birer sığınma yerleriydi. Zaman içerisinde çoğu müstahkem surlarla çevrilmiş, içinde silah deposu, erzak anbarı, savaşçılar için odalar, ahır gibi ihtiyaç duyulan ögeler ilave edilmiştir. Bazı mıntıkalarda ise; gözetleme kuleleri bulunan, alelâde sınır karakolları olarak görevlerini icra etmekteydiler.

               Zamanla ribât sözcüğünde anlam kayması meydana gelmiş, sınır boylarındaki bu askerî kışlalar, haber ulaştıran postacıların at değiştirdikleri birer kervansaray hüviyetine bürünmüştür.

              Ribâtların en güçlü dönemi M:IX. asırdır.  Sonraki zamanlarda  cihada dönük işlevlerini büyük ölçüde yitirmiş, zikir ve ibadetle vaktin geçirildiği yerler olmuşlardır. Bu da; TEKKE VE ZÂVİYELER haline dönüşüm demektir.

                Tekke sözcüğü; Arapça bir kelime olan, “tekye” kelimesinden bozmadır. Çoğulu “tekâyâ”dır. Dayanma, dayanacak yer demektir. Camilerin dışında, tarikat sahiplerinin zikir ve sohbetlerinin yapıldığı, edep-erkan öğrendikleri mekanlara verilen isimdir.  Bu böyle olmakla beraber; çoğu zaman dinî ilimlerin öğretildiği yerler de oldular. Kimsesizlerin, yolcuların barınma imkanı buldukları birer sosyal kuruluşlar haline geldiler. Kırsal alanlara ulaşamayan medreselerin, görevlerini üstlendiler.

                Zâviye ise; tekkenin küçüğüne verilen addır. Köşe, açı mânâlarına gelir. Yerleşim yerlerinin ücra noktalarında olan tekkeler için kullanılan bir kavramdır. Arapça çoğulu “zevâyâ”dır.

                Hankâh, tasavvuf literatüründe; “pir makamı” denilen, en büyük tekkeyi ifade etmek için kullanılır. Farsça hângâh veya hânegâh kelimesinden gelmiştir. Konukları minnet altında bırakmamak koşuluyla yoksul, öğrenci ve dervişlere yemek verilen, ağırlanan mekanlardı. Hankâhlarda; kendilerine bağlı tarikat, tekke ve zâviyelerin ihtiyaçları karşılandığı gibi, kayıtları da tutulurdu.

Devam Edecek

—————–

(1) Geniş bilgi için bknz. Prof. Süleyman Ateş, Sülemî ve Tasavvûfî Tefsiri, S.10, Sönmez Yayınevi, İst.1969
(2) El-Makrîzî, Takiyüddîn Ahmed bin Ali, el-Mevâızü ve’l-İ’tibârü bi-Zikri’l-Hıtati ve’l-Âsâr, C.IV, S.373
(3) Prof. Dr. Süleyman Ateş, Kur’an-ı Kerim Tefsiri, C.I, S.309
(4) Muvaffaküddîn Ebî Muhammed Abdillâh bin Ahmed bin Muhammed bin Kudâme el-Makdesiyyi’l-Cemmâîliyyi’d-Dimeşkî es-Sâlihî el-Hanbelî, el-Muğnî, C.XIII, S.18, Dâr Âlem el-Kütüb, el-Memlekete’l-Arabiyyete’s-Suûdiyye
Reklamlar
Yorumlar

Bu web sitesi deneyiminizi geliştirmek için çerezleri kullanır. Bununla iyi olduğunuzu varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul etmek Mesajları Oku