Dijital Medya Platformu

İSLÂM DÜNYASINDA İÇİNE DÜŞÜLEN BİLİM AÇMAZI VE DÜŞÜNCE KAOSU

0 3.186

         

Dünya düşünce tarihine bakıldığında; insanlığın yer yer yükselişte olduğu dönemler görülebileceği gibi, yer yer düşüş sergilediği hatta çöküntüye uğradığı dönemlere de tanık oluruz

Yusuf Metin Yardımcı Araştırmacı/Yazar

           Dünya düşünce tarihine bakıldığında; insanlığın yer yer yükselişte olduğu dönemler görülebileceği gibi, yer yer düşüş sergilediği hatta çöküntüye uğradığı dönemlere de tanık oluruz. Bu durum değişik sebeplere, farklı bir takım etmenlere ve etkenlere bağlıdır.

          Müslümanlar da XII. asra kadar bilim ve düşünce alanında harikavî ilerlemeler kaydettiler. Gerek felsefî mânâda, gerek klasik ilimler alanında büyük bir araştırma ve gayret içerisinde önemli işler başardılar.  Bîrûnî, Battânî, Harezmî, İbni’l Heysem gibi optik, fizik, astronomi, matematik ve daha bir çok dalda tespitler ve keşifler yapan olağanüstü kişilikler yetişti. Meselâ Bîrûnî’nin yerçekimi kuvvetini saptamış olması, dünyanın yuvarlak olup döndüğü, tıpta psikiyatriye önem vermesi, ışık hızının sesten daha çok olduğunu tespiti dünya bilim tarihinde şerefle yad edilmesini sağladı.

          İslâmî ilimlerde de durum farklı değildi. Fıkıh, Kelam, Tefsir vs. alanlarda büyük bir birikim oluşmuştu. Bu birikim; İslâm topluluklarının kendi öz dinamiğinden kaynaklanıyordu. Her türlü, iktisâdî, içtimâî ve siyâsî yapılanmalar dışarıdan zorlama ve baskı sonucu değildi.

          Ve biz bunu  “MÜSLÜMANLARIN YÜKSELİŞ VE EGEMENLİK ÇAĞI OLARAK” da adlandırabiliriz.

          Sözünü ettiğimiz on ikinci yüz yıla kadar olan bu gelişmeler; “zamanının Müslüman devlet adamlarının bilimsel çalışmaları ve bilginleri teşvik etmesi,  onlara imkânlar sağlamasıyla” da ilgilidir. Böylelikle önemli mahsuller vücuda geldi.

          Biz burada İslâm ilim yapılanmasını, skolastik dünya anlayışları ile karşılaştırmayacağız. Bu tasavvur yani SKOLASTİZM; patristikte biçimi belirlenmiş olan öğretiyi temellendirmek ve sistematik olarak derleyip toplamak yönündeki uğraşılardan gelişmiştir. Hristiyan inancına bir öğreti niteliği kazandırmak yolundaki çaba ve niyetlerden oluşmuştur.

          Skolastik düşüncede egemen anlayış Aristo öğretisidir. Bu da Suriye’den sürgün edilen Nasturi rahipleriyle İran’a, oradan da İslam dünyası üzerinden  batıya geçmiştir. Bu anlayışın gayesi yeni bir şey bulmak değildir. Onun için tezlerini kuvvetlendirmek ve temellendirebilmek için körü körüne Aristo mantığına sarılınır. Avrupa dünyasında bu anlatının esas öğreticileriyse rahiplerdir. Ve onların asla değiştirilemez doğmalarının mekânı olan kiliseler..

          Bu açıdan baktığımız zaman; SKOLASTİK DÜNYA ile “İslâm Bilimi”nin yükselme dönemlerini karşılaştırmanın öyle çok da yerinde olduğu söyleyemeyiz.  Mühim  olan tarihsel proseste SİYASÎ ERKİN bilimi hangi düzeyde teşvik edip/etmediğidir. Aynı zamanda onu hangi ölçülerde destekleyip/desteklemediği…

          Müslümanların geçmişte ilim sahasında  parlak bir başlangıç yaptıktan sonra bu alanda; “Neden gerilemeye hatta çökmeğe gittikleri?” bir çok düşünür, araştırmacı ve yazar tarafından izah edilmeğe çalışılmıştır. Yapıla gelen açıklamalar genellikle XII’nci asırdaki Haçlı Seferleri ve XIII’üncü  yüz yıldaki Moğol istilasının getirdiği yıkım olmuştur. Çünkü bu büyük tahribat neticesinde bilim insanları öldürülüp, büyük emekler sonucu meydana getirilmiş olan kütüphaneler yakılıp imha edilmiştir. Ayrıca coğrafî keşifler yoluyla İpek Yolu’nun ehemmiyetini yitirerek zenginlik, İslam hinterlandından Batı’ya kaymıştır.

          Fakat bize göre bu siyasî ve iktisadî sebepler tek başına yeterli değildir.

          İşin en önemli tarafı; genel çerçevede AHLÂK’ın yitirilmesidir. Korkaklık, bencillik, bana necilik, menfaat perestlik, maddiyata düşkünlük, kısacası İlâhî Kelâm’ın buyruklarına yabancılaşmadır. Bilgiye karşı başlayan kayıtsızlık, tembelliği ve taklitçiliği de yanı sıra getirmiştir. Taklitçilik yanı başında ister istemez hurafeciliği ve bid’atçılığı peydahlamış, bir anlamda Avrupa skolastizmine geçiş başlamıştır. Vaktiyle bilimsel çıkışlarıyla örnek alınan bir havza, kendi içinde ters yüz olmuştur.

          Bazıları Müslümanların harikulâde bir başlangıçtan sonra ilmî çalışmalarını devam ettirememelerini onların; “hukukî özerklik alanındaki başarısızlıklarına ve içtimaî müesseseleşme sahasındaki yetersizlikleri”ne dayandırmaktadır. Doğrudur…

          Ancak bu sebeplerin çok çok gerisinde, 12. Yüzyıl ve sonrasında Müslümanların “ASIL KAVRAMSAL YÖNTEMLERİ”indeki tahribattır. Kendi temel konseptini yitiren, nosyon bozulmuşluklarına uğrayan bir yapı elbette ki üretici olmaktan çıkacaktır. Asıl takip edilmesi gereken yol/yöntem kaybı, kendi kendine yabancılaşmayı da intaç ettirecektir.

          Müslümanlar;  Kur’an perspektifinden baktıkları zamanlardaki  “ASIL YÖNTEMLERİ”ni kaybettiklerinden, onları ilmî gayrete sürükleyen temel MUHARRİK gücünü de yitirdiler.

          Bu böyle olmasaydı, kendi temel normlarına sahip olmayı sürdürebilselerdi, bu alanda çalışmalarının sürekliliğini sağlayacak MÜESSESElerini de daha mükemmel hâle getirebileceklerdi. Ve en önemlisi AHLAKÎ VE HUKUKÎ tekemmüllerini tamamlayabileceklerdi.

          Kuşku yok ki insanoğlundaki devinimi sağlayan; aksiyoner kılan temel değer olan bir takım muharriklerdir. Araştırma ve inceleme ancak bu sayede olur. Kişiyi motive eden temel değerlerin terk edilmesi, kendisini besleyen “ESAS YAPI”yı bozar. Gelişme durur. Durmakla kalmaz, çöküşe geçer. Birey ve bireylerden oluşan cemiyeti, hatta uygarlığı farklılaştırır.

          Bu durumda artık taklitçilik ve kendine güvensizlik başlar. Eskiyi tekrar etme, kendi öz kavramlarına yabancılaşma, kısaca skolastik tünele girme gerçekleşir.

          Seviyesi ne olursa olsun tüm mücerret boyutlarıyla İLİM terimi tümeldir. Yani Kur’andaki İLİM tabiri bütün ilimleri içerisine almaktadır. Hakikati aksettiren ne varsa bu kapsam içerisindedir. Zira HAKK kavramı; tecezzi etmeyen küllî varlığı dâhilinde, bilgiyi de beraberinde taşımaktadır.

          “…Gerçekten BİZ, bilgiye açık bir topluluk için kanıtları birer birer açıkladık.” (En’âm:97)

          “…Siz BENİM âyetlerimi, onları İLMen kavramamışken yalanladınız öyle mi?” (Neml:84)

          “ALİME (bilmek)” fiili “bilgiye açık bir millet” vurgusuyla insan toplulukları için kullanıldığı gibi, münferiden de bireyler için kullanılabilmektedir. En’âm:97 buna işaret etmektedir. Neml:84’ncü âyette ise; bazı insanların bir takım hakikatleri idrak edebilecek istidatta oldukları halde kavrayamadıklarından söz eder.

        O halde konuyu daha fazla uzatmadan şunu hemen söyleyebiliriz:

          Günümüzde yaşayan  ekseri Müslümanların İLİM anlayışı ile Kur’an’daki anlatım arasında derin bir ayrılık gözükmektedir.

          Diyebiliriz ki; İslâm dünyasının vaktiyle kullandıkları zengin nosyon sistemi, onların ilimde ve düşünmede çığırlar açmasına yol açabiliyordu. Bu kavram zenginliği ise kaynağını Kur’âna dayandırıyor ve ondan besleniyordu. Kavram sisteminin bozulması; asıl muharrik gücün tesirinin azalmasına ve büyük ölçüde etkisinin imhasına yol açtı.

          İnsanların hayat tarzlarının ve hakikat tasavvurlarının ise; bozulmuş olan bu yapının düzelmesinin bir hayli zor olacağına işaret etmektedir.

          Ancak başka çare de yok…

          Müslümanlar yitirdikleri değerleri ve zengin kozmik  prensipleri, yeniden sahiplenmek durumundalar. Yalnız sahiplenmek değil inkişaf ettirmek zorundalar.

          Yoksa düşünce ve bilimin doruklarda olduğu uygarlık dünyasında varlık gösterebilmeleri, imkânsıza yakın olacaktır.

Yorumlar

Bu web sitesi deneyiminizi geliştirmek için çerezleri kullanır. Bununla iyi olduğunuzu varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul etmek Mesajları Oku