Dijital Medya Platformu

Türkiye’de Yukarı Fırat Cezîresi’ndeki Arap Kabîleleri (2)

0 2.508

Cezîre’de iskân edenler, dört ana gruptan oluşuyordu ve hâlâ da öyledir: Araplar, Türkmenler, Kürtler ve Süryâniler. Diğer gruplar bunlara kıyasla sayıca azdır. Buradaki araştırma alanı sadece Arap kabileleridir.

Yusuf Metin Yardımcı Araştırmacı/Yazar

Hüseyin Bekir Alî

Çeviri: Yusuf Metin YARDIMCI

        Giriş:

         Cezîre’de  iskân edenler, dört ana gruptan oluşuyordu ve hâlâ da öyledir: Araplar, Türkmenler, Kürtler ve Süryâniler. Diğer gruplar bunlara kıyasla sayıca azdır. Buradaki araştırma alanı sadece Arap kabileleridir.

         Cezîre’yi, eski coğrafî zamanlardan beri insanlar için vatan yapan birçok unsur vardır. Ortalama coğrafi konum, bol su ve verimli topraklar nüfûsun yerleşmesine neden oldu. Etkileri, şimdiki zamana kadar ulaşan müreffeh medeniyetler kurdular. Cezîre tarihinin büyüklüğünün göstergesi, birçok halkın yerleştiği güvenli bir arazi olmasıdır.

         Benî Tağlib, Rebî’a, Bekr, Benî Şeybân, Akîl, Kudâa, Ezd, Tayyi’, Kinde ve birçokları gibi. Bu kabilelerin büyük bir bölümü güçleri ile İslâm dininin ve Arap dilinin halk arasında yayılarak, kalabalık Cezîre alanına dağılmış olan diğer milletlerin üstesinden gelinmesini sağladı.

         Rebîa kabilesi doğuda, Mudar kabilesi batıda ve Bekr kuzeyde ikâmet etti. İslâmî fetihten önce, el-Cezîre bölgesi bu Arap kabîlelerinin isimleriyle biliniyordu ve şöyle deniyordu: Diyâr-ı Rebîa, Diyâr-ı Mudar, Diyâr-ı Bekir..[1]

         Kabileler; Kudâa kabilesi dağıldıktan sonra Cezîre bölgesine yöneldiler. Oraların köylerinde yaşayıp, ailelerle karıştılar.

         Cezîre halkı bu kabilelerden çoğalıp ekseriyet haline gelene kadar bu böyle sürdü.[2]

         Tıpkı Benî Tağlib’in, başka bir deyişle Diyâr-ı Rabîa olarak bilinen Cezîre’ye yerleşmesi gibi. Zaferlerin çoğunluğu da Hristiyanlara karşı sağlanıyordu.[3]

         Ve gâlip olan varış noktalarından; Hâbûr, Fırât ve Dicle arasındaki yerlerden bahs etmeğe değer.

         Bunlar özellikle kuzeyde Karkîsâ, Sincâr, Mevsıl (Mûsûl), Mârdîn ve hatta Cezîret-i İbn Umar ile güneyde Âneh ve Tikrît arasındaki alanlardır.[4]

         Bu bölge Diyâr-ı Rebîa olarak bilinir ve İbn Haldûn, buna işaret ederek şöyle der: Cezîre Bölgesi’nin -galip/üstün gelmiş- bu beldeleri Sincâr ve Nusaybîn mıntıkalarıydı ki, Diyâr-ı Rebîa olarak biliniyordu. Çok da fazla bir üne sahiplerdi.[5]
        Mardîn, Dârâ, Nusaybîn ve diğerleri Diyar-ı Rebîa’dan idiler. Ve başlangıçtaki galibiyetlerin ilk durak yerleriydi.             
         İslâmî fetih hareketinin genişlemesi, halife Umar ibn el-Hattâb zamanında, 18/639 senesinde el-Cezîre bölgesine yayılmasıyla Arap kabileleri içeri girdi ve oralara yerleşti. Benî Tağlib, Îyâd, en-Nemr gibi kabîleler Mevsıl ve Cezîre’ye yönelen İslâmî fetih ordularıyla birlikteydi ve oralara iskân oldular.           
        Bu kabîleler; verimli toprakları ve bol suyu ele geçirmek için sürekli savaş ve rekabet ortamı olan bir alana yerleşerek yaşadıklarından, rekâbetin daha da yoğunlaşmasına yol açmışlardır.        
         Diğer kabîlelerin bu mahallerde devamlı yerlerinden edilmesi, sürekli savaşlarla sonuçlandı.        
        Coğrafyacıların büyük ve zengin olarak tanımladıkları el-Cezîre toprakları, komşu olan diğer kabîlelerin de hırs ve tamahlarını arttırdı. Bunlardan biri de özellikle Kays kabîlesidir. [6]        
        Ayrıca el-Cezîre’yi fethetmek için yola çıkan Müslüman komutan Iyâd bin Ğanem; Sincâr’ı fethettikten sonra Arapları o mıntıkada iskân ederek, sürekli kalmalarını sağlamak için onlara Ikta’ olarak araziler verdi.         Râşid halifelerden üçüncüsü olan Osmân bin Affân döneminde, çok sayıda Arap Mevsıl ve Cezîre’ye intikal edildi. Muâviye b. Ebî Sufyân, Şâm ve el-Cezîre valisi olduğunda ise Araplardan Cezîre’nin en uzak mıntıkalarına kabîleler gönderilmesi için emir verdi. [7]        
        Bu gelen öncül Arap kabîleleri beldenin halkıyla etkileşime girdi. İslâm dininin yayılmasına, halk tarafından çok çabuk benimsenmesine yardımcı olan tek bir karışım oluşturdular.
        Müslüman ve Hristiyanlar bu ülkede sevgi bağıyla yaşıyorlardı. Cezîre’deki Müslümanlar; yeni Müslüman olanların İslâm dinini anlamalarına ve öğretilerini doğru olarak takip etmelerine yardımcı olmak için mescid ve câmiler inşa ettiler.
         Bu mescit ve câmiler; bilim adamı, hâkim, hukukçu, şeyh ve imamların ortaya çıktığı ibadet ve bilim merkezleridir.        
        Bu camiler Cezîre’nin fethinin ilk yıllarında inşâ edildi. Cezîre valisi Saîd bin Âmir, Rakka ve er-Ruhâ Camilerini inşâ etti. Onun bu yaklaşımını, Diyâr-ı Mudar ve Rebîa’da câmi yaptıran yeni el-Cezîre valisi Umeyr b. Sa’d devam ettirdi. [8]

………………………..  

[1] İbn Şeddâd, İzzuddîn Ebû Abdillâh Muhammed bin Alî b. İbrâhîm (D: 684/1285), el-İ’lâkü’l Hatîra fî Zikri Ümerâi’ş-Şâm Ve’l Cezîre, Tahkîk: Yahyâ Zekeriyyâ, İbâre: Menşûrâti Vizâreti es-Sekâfe, Dımaşk, h.1411/m.1991, C3, Bölüm 1, s.40

[2] Yâkût el-Hamevî, b. Abdillâh er-Rûmî, (626/1229), Mu’cemu’l Buldân, Dâru Sâdır, Beyrût, 1397/1977, c 2, s.134

[3] el-Kalakaşendî, Ebû’l-Abbâs Şihâbeddîn Ahmed b. Alî b. Ahmed (821/1418), Nihâyetü’l Erebî fî Ma’rifeti Ensâbi’l Arabi, Tahkîk: İbrahîm el-Ebyârî, Dâr el-Kitâbü el-Lübnânî, Beyrût, 2. tab, 1400/1980, s.187

[4] Şumeysânî, Hasen, Medînetü Mârdîn Mine’l Feth’il Arabî ilâ Seneti 1515/921, Dâr Âlem el-Kütübi, Beyrût,  1. tab, 1407/ 1987, s. 56-57

[5] el-Kalakaşendî, Ebû’l Abbâs Şihâbeddîn Ahmed b. Alî b. Ahmed, Kalâid el-Cemâni fî’t Ta’rîfi bi Kabâili Arabi’z Zemâni, Tahkîk: İbrahîm el-Abyârî, Dâr el-Kitâb el-Lübnânî, Beyrût, 1.tab,1402/1982, s.132

[6] Şumeysânî, Medînetü Mârdîn, s.58

[7] Ebû’l-Abbâs Ahmed b. Yahyâ b. Câbir el-Belâzurî, Fütûhu’l Büldân, Tahkîk: Abdullâh Enîs el-Tabbâa ve Umar Enîs el-Tabbâa, Beyrût, Müessesetü’l Meârif, 1407/1987, s.238

[8] el-Belâzurî, aynı kaynak, s.245
Yorumlar

Bu web sitesi deneyiminizi geliştirmek için çerezleri kullanır. Bununla iyi olduğunuzu varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul etmek Mesajları Oku