Dijital Medya Platformu

EBÛ DELÂME.. HALİFELERE YAĞ ÇEKİP PARALARINI CUKKALAYAN DALKAVUK!(-II-)

0 2.830

               

                Bir keresinde halife; Ebû Delâme’nin yanından çıktıktan sonra içip içip, sarhoş olduğunu öğrendi. Halife ilgili idâreciye onu sarhoş olduğu halde tutuklayarak, tavuk kümesine hapsetmesini emretti. Ebû Delâme, ne zaman ki sarhoşluktan ayılıp haberi öğrenince halifeye hemen bir şiir yazdı. Şöyle diyordu:

                Emîru’l mumînine fedetuke nefsî,

                Fefîme habestenî ve harekte sâcî!?..

                Ukâde ile’s-Sucûni biğayri zenbin,

               Keennî ba’zu ammâli’l Hurrâci!..   

              Felev Meahüm hubistu li-hânun ve ceddî,

              Velekinnâ hubistu mea’d-decâci!

{Emîru’l mu’minîn canım sana fedâ olsun,

Neden beni hapsedip de yaktın/yırttın sâcımı!?

Günahım olmadığı halde mahbushânelere götürüldüm,

Sanki bazı çıban çıkarmışlar gibi (orda öldüm)!

Keşke hân ve büyükbabam ile hapsolsaydım,

Lâkin tavukların kümesine konuldum!…}

              Halife güldü ve serbest bırakıldı.

              el-Mansûr, cimri ve eli sıkı biri olduğu halde Ebî Delâme‘ye özellikle finansal ödüller vermek zorunda kalmıştı. Çünkü adam utanmıyor, her vesileyle sürekli ihsan ve hediye talep ediyordu.

              Günlerden bir gün el-Mansûr‘un huzuruna çıkıp, karısının ona bir kız çocuğu doğurduğunu müjdeledi. Halife sordu:

              Ne istiyorsun? Yalaka:

              “Bunun Emîre’l Mu’minîn tarafından belirlenmesini” dileyip yüksek sesle şu şiiri inşâd etti:

              Lev kâne yek’udu fevka’ş-şemsi min keremi,

              Kavmun la-kîle ek’udû yâ êli Abbâsin!..

              Summe ırtefeû fî şuâiş’-şemsi küllükum,

              İlê’s-semâi ve entum ekrabu’n-nâsi!..

{Eğer güneşin üzerine cömertlik otursaydı,

Kavmi derdi ki; “ey Abbâs ailesi siz de oturun!..

Sonra herkes  güneşin ışığında yükseldi,

Siz ise insanlardan daha yakınsınız, semâda yükselmeye!..}

               Halife ona şöyle sordu:

              “Kızına bir şey söyledin mi?”

              “Evet” dedi. “Söyledim”:

              Femâ velidetukê Meryem ümmu Îsâ,              

              Velem yukfulki Lukmânu’l Hakîmi,              

              Velâkin kad tezummuki ümmu sûin,              

              İlâ lebbâtihê ve ebu’n leîmun!..

{Seni İsâ’nın annesi Meryem doğurmadı,

Sana Lokman hekim de kefil olmadı!..

Velâkin kötü bir anne seni mahvedebilir,

Alçak/cimri bir babaysa pışpışlayabilir!..}

              Halife bu sözlere güldü ve Ebû Delâme kumaştan yapılmış bir torba çıkardı. Halife torbanın dirhemlerle doldurulmasını emretti. Ebî Delâme’nin; “kendi nefsine sövgüsü, halifeye ise övgüsü” karşılığında torbaya iki bin dirhem girdi.

              Ebû Delâme‘nin Halife el-Mansûr‘un indindeki konumu, onu fetih ve savaşların dışında kalmaya mecbur bırakıyordu.

              Bu adamın durumu/pozisyonu; tüm muâsır ve akranları gibi savaşma ve vuruşma becerisine sahipti. Buna rağmen yine de kendini incitmekten çekinen bir korkaktı.

              O matrak hal ve hareketler yapıp, komik sözlerle halifeyi güldürüp/eğlendirerek, karşılığında yüklüce para almayı tercih ediyordu.

              Bir zamanlar halife el-Mansûr ile büyük Abbâsi devletinin kurucularından amcası Abdullah bin Alî arasında düşmanlık olmuştu. Mısır ve Şâm‘ı Abbâsiler’e ilhak etmede kim daha liyâkatli diye çekişip duruyorlardı. Halbuki Emeviler’in ortadan kaldırılmasını sağlayan oydu. Başkomutanı olduğu ordu ile son Emevî halifesi II. Mervan‘ı Zap Suyu kenarında yenmiş, Emevî ailesini yok etmek için her türlü çareye başvurmuştu. Buna rağmen sonunda öldürüldü.

              Matrak adam böylelikle onun Abbâsi devletindeki hâkim konumunu hissetti ve uygun yerinin halifelik makamın yanında olduğunu gördü. el-Mansûr‘un kararlı ve güçlü durumunu izlemiş ve kendi vaziyetini ona göre belirlemişti. Yani gardını almıştı.

              El-Mansûr, önce Ebû Delâme‘ye orduya girmesini emretti. Ama ruhsuz ve korkak Ebâ Delâme özür dileyerek;

              “Sana yalvarırım ey Emîre’l Mu’minîn, beni savaşlarının içine katma! Çünkü ‘on dokuz’ askerinin yenildiğine şahit oldum. Mağlup olan asker sayısının ‘yirmi’yi bulmasından korkuyorum.”               el-Mansûr güldü ve onu askerlikten muaf tuttu.

              Ebû Delâme, Veliaht Prens Muhammed el-Mehdî bin Ebî Ca’fer el-Mansûr‘un yakında halifeliği devralacağını bilecek kadar zekiydi.               Bu adamın cömertlik ve bağışta, babasından farklı olduğunu da görüyordu. Cömertti ve bu yüzden Ebû Delâme, daha babası Mansûr’un halifeliği sürecinde prens Mehdi ile ilişkisini tevsik etti.

              Bu sebepten seyahatlerinde onunla dışarı çıkar, geceleri sabaha kadar onunla kalmaya devam ederdi. İstikbâlde halife olacak kişinin yanında daha yüksek bir statü sağlamak istiyordu.

              Mehdi, zaman zaman Ebû Delâme‘nin kendisine sorduğu suâllerin bolluğundan bıkıyordu. Fakat Ebû Delâme’nin bu konuda ısrar etmesi sonunda onun kazanmasını sağladı.

              Ne zaman ki Mehdî; Re’y şehrinden Bağdat’a ulaştı, Ebû Delâme; “Hoş geldin, Tebrik ve Hayırlı olsun” ziyareti için yeni halifenin huzuruna çıkarak dedi ki:

              “Yâ Emîre’l Mu’minîn!”            

               İnnî haleftu lein reaytuke sâlimen,              

              Bukure’l Irâk ve ente zû vefrin.              

              Litusallîne alâ Nebiyyi Muhammedin,              

              Velitemleenne derâhime haceriyyun!..

{Yemin ettim ben, görürsem seni sâlim,

Irak’ın köylerinde..

Ve sende bolca var (bak ne kötü hâlim!..)

Salât getirmek için Nebi Muhammed’e,

Doldurman lazım dirhemleri heybeme!..}

              Mehdî, “Birincisine ‘evet’, ikincisine ‘hayır’ ” dedi. Ebû Delâme bu olumsuz cevap üzerine; “Allah beni, o iki kelime arasında ayırım yapmayayım diye yarattı, (yani siz de aralarında ayırım yapmayın)” dedi.

              Halife Mehdî, Ebû Delâme‘nin taşının (heybe, cep anlamında) dirhemlerle doldurulmasını emretti. O kadar çok dolduruldu ki, gömleğinin dirhemlerin ağırlığından yırtılacağından korktu!

              Ebû Delâme başı belaya girdiğinde kurtulmak için kendini karalamaktan utanmazdı. Bir zamanlar en üst devlet ricâli ve Abbâsi ailesinin seçkinlerinin de bulunduğu bir toplantıda, halife Mehdi‘nin huzuruna çıkmıştı. İsmâil bin Alî, İsâ bin Mûsa, Benî Hâşim ve diğerleri gibi… Mehdî şöyle konuştu:

              “Allâh’a ahdetmeseydim; burada oturanlardan adını açıklamak istemediğim birinin dilini kesecektim.”

              Böylece orada bulunanlar memnûniyetlerini ızhâr edip birbirlerine göz kırparak ona baktılar.

              Ebû Delâme; “Anladım ki gözden düştüm” dedi. “Bu niyet ve kararlılığın vaz geçilmez bir tespitidir. Benden başka adının anılmasına değer olmayan kimse de görmedim. Hicivlerimden dolayı da esenlik dilemedim.”

              Kendime diyorum ki:

              Elâ eblağ ledeyke Ebâ Dulâmihi fe-leste,              

              Mine’l kirâmi velâ kerâmehu!..              

              Cema’te dımâmeten ve cema’te lu’men,              

              Kezâke’l-lu’mu tetbeuhü ed-demmâmetü!..             

                Fe inne teku kad esabte naîm dünyâ,              

              Felâ tefrah fekad deneti’l kıyâmetü!..

{Sana tebliğ ediyorum Ebâ Delâme,

Sen şerefli ve cömertlerden değilsin!..

Topladın çirkinlik/iğrençlikleri, topladın alçaklıkları,

Hem de suçlulukları, ardından huysuzlukları!..

Dünyanın tüm nimetlerini biriktirsen eğer,

Hiç de ferahlama, kıyâmet varmış meğer!…}

              Orada bulunan insanlar bu sözler üzerine kahkahalarla güldüler. Öylesine ki gülmeyen tek bir kimse bile kalmadı.

              Böylece, tarihte kendini lanetlemek ve karalamak pahasına, her zaman ve her yerde aynıyla tekrarlanmayan bir durum olsa da, âmir ve yöneticilere onlardan faydalanmak için sokulan, çevresine yaklaşan haylice serseri modeli görülür!

             Evet evet, şu kesin:

             Tarih tekerrürden ibârettir!..

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Bu web sitesi deneyiminizi geliştirmek için çerezleri kullanır. Bununla iyi olduğunuzu varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul etmek Mesajları Oku