Bu bir deyim. Say ki atasözü.
İnsanı harekete geçirmek ve yaşam enerjisi aşılamak için kullanılır; “Sen de at gibi ol, yatakta ölme…”
ATLAR NİÇİN YORGUNLUK HİSSETMEZLER?
Atların vücutlarına oranla çok büyük akciğerleri vardır.
Koşarken kaslarına çok fazla oksijen taşırlar, bundan dolayı yorgunluk sinyali beyne geç ulaşır.
Atlar yorulduklarını geç fark ettikleri ve insan kontrolünde durmaksızın koştuklarında kalpleri aşırı yüklenir ve kalp krizi geçirerek "ÇATLAYABİLİR".
İNSAN
İnsan da çalışırken, üretirken, sorumluluk taşırken ölmeli ki bir anlamı olsun hayatının.
Çalışarak ve sorumluluk üstlenerek can vermeyi hayatın en yüksek anlamı olarak görmek, insanlık tarihinin en köklü ve saygın felsefi duruşlarından biridir. Bu bakış açısı, varoluşu pasif bir bekleyişten çıkarıp aktif bir esere dönüştürür.
VAROLUŞÇU VE FELSEFİ DERİNLİK
Hayatın anlamını konfor ve güvenlikte değil, bir amaç uğruna harcanmakta bulan bu düşünce, felsefede güçlü bir karşılık bulur:
ÜRETKEN ASALET: İnsan, ardında bıraktığı eserler ve üstlendiği sorumluluklar kadar yaşar.
KOŞARKEN TÜKENMEK: Kenarda paslanarak çürümek yerine, işleyen bir demir gibi ışıldayarak tükenmeyi seçmektir.
SON NEFESE KADAR ANLAMLI HAYAT: Ölüme teslim olurken bile bir davanın, bir işin veya bir sorumluluğun başında olmak, nihai bir zafer duygusu taşır.
Bu yaklaşım bilinçli bir insanın kendi kaderini ve anlamını yaratma iradesidir.
Olaya iki değişik açıdan daha bakalım mı?
STOACI GÖRÜŞ: Marcus Aurelius VE GÖREV BİLİNCİ
Roma İmparatoru Marcus Aurelius, “Kendime Düşünceler” isimli eserinde, insanı evrensel sahnedeki bir oyuncuya veya nöbetteki bir askere benzetir. Onun felsefesinde ayakta ölmek, doğanın bize biçtiği rolü son ana kadar kusursuz oynamaktır.
NÖBETİ TERK ETMEMEK: İmparator; savaş meydanında ve yönetim masasında geçen ömrünü bir "vazife" olarak görür. Ölümün ne zaman geleceği değil, geldiğinde sizi ne yaparken bulacağı önemlidir.
DOĞAL BİR SON: Üretirken ölmek, bir elma ağacının meyve verirken kuruması kadar doğal ve asildir. Dinlenmek veya kaçmak, evrensel plana karşı bir isyandır.
EDEBİYATTA SORUMLULUK VE AYAKTA ÖLMEK
Edebiyat tarihi, hayatın anlamını konforda değil, trajik bir sorumluluk bilincinde bulan ve bu uğurda son nefesini veren karakterlerle doludur:
YAŞLI ADAM VE DENİZ (Ernest Hemingway): Balıkçı Santiago, açlıkla ve dev köpekbalıklarıyla savaşırken asla pes etmez. Onun şu sözü sorumlu insan duruşunun özetidir: "İnsan mahvolabilir ama yenilmez." Santiago, sınırlarını zorlayarak ve üreterek var olur.
MARTİN EDEN (Jack London): Martin, sırf üretmek, yazmak ve zihnini gerçekleştirmek için uykusuz geceler geçirir. Onun için hayat, durağan bir boşluk değil, yüksek perdeden yaşanan yoğun bir yaratım sürecidir.
KAHRAMANIN ÖLÜMÜ (Richard Aldington): Bunun gibi savaş ve kriz dönemi edebiyatı, bireyin toplumsal bir görev uğruna kendini feda edişindeki trajik estetiği inceler.
SORUMLU İNSAN, SORUMLULUK TAŞIRKEN ÖLMELİ
Sorumluluk taşırken ölmenin getirdiği muhteşem tatmin duygusunu düşündüğünüzde, modern dünya insanı bu "GÖREV AŞKI" ile "SİSTEM KÖLELİĞİ" arasındaki ince çizgiyi nasıl koruyabilir?
Yoksa bu bilincin kendisi zaten her türlü bedele değer mi?
Tembel tembel dururken, kahvede taş oynarken veya yatakta değil; üretirken, sorumluluğun gereğini yerine getirirken ve hayat kalesinin burçlarında nöbet tutarken ölmenin hazzını ve zevkini yaşamaya ne dersiniz?
Kur'an'da; "EMEKLİLİK VE TATİL" kelimeleri hiç geçmez diye yıllardır söylüyoruz ya...
Rabbimiz! Bizi yeryüzü halifesi olarak atadın. Biz de Seni İlah’ımız olarak bildik ve Elest Meclisindeki soruna “BELLİ” diye cevap vererek sözleşme imzaladık. Atadığın görevi, bilinçli bir şekilde yerine getirme akıl ve iradesini de lütfet bize. Biz Seni sınırsızca övüyor ve çok seviyoruz Allah’ım…
Ankara, 24 Eylül 2026
Prof. Dr. Orhan Arslan
