DİCLE ELKEKTİRK
Yusuf Metin Yardımcı
Köşe Yazarı
Yusuf Metin Yardımcı
 

ADÂLET UĞRUNA ÖFKELENEN KİŞİ: EBÛ ZER el-ĞIFÂRÎ

ĞIFÂR/ غِفَار'dan gelen bir adam, halkının yaptığı çok şeye karşı çıktı. Yağma, soygun ve yol kesmeye dayalı para kazanma yöntemlerini onaylamıyordu. Köpeklerin üzerine işediğini ve sunulan adakları hiçbir şey yapmadan yediğini gördüğü ‘Menât/ مناة’ putuna tapınmalarını da kabul etmiyordu.   Bu adamın rûhunda tüm erdemler vardı. Öyle ki, Ğıfâr’da kervanların cehenneminde büyümüş genç bir adamın nasıl bu kadar onurlu ve iyi karakterli olabildiği gerçekten de çok DİKKAT çekiciydi.            Annesine olan bağlılığı ve kardeşine olan ilgisi örnek teşkil ediyordu. Zayıfları savunması, ezilenler için kazandığı zaferler, halkının liderlerine karşı duruşu, onları yanlışlarından olabildiğince vazgeçirmeye çalışması ve uzun geceler boyunca ibadete olan bağlılığıyla bu adam anlatılacak bir hikâye haline gelmişti.            Ancak rûhu için, inancın sebatının verdiği bir güvence, bir huzur arıyordu. Fakat seneler boyunca gelmeyen bir şeyi bekledikten sonra bunu nasıl bulabilirdi ki? Ancak bu huzur geldi ve yanına az miktarda erzak alarak, kendisine ulaşan haberi araştırmak için Mekke'ye doğru tek başına yola çıktı.            KUREYŞ'ten bir adam, haberin kendisine gökten geldiğini söyledi. Yıllarca Kıyamet Peygamberinin görünmesini beklemişti. Gerçeği ayırt etme konusunda ondan daha yetenekli kimse yoktu. Onu hiç şüphesiz tanıyacaktı; sureti kalbine kazınmıştı ve en ince ayrıntısına kadar tarifini biliyordu.            Meseleyi araştırmak için kardeşini Mekke'ye göndermişti, lakin kardeşi onu tatmin etmeyen haberlerle geri döndü. Bununla birlikte, KUREYŞ'in korku ve şüphelerini de biliyordu. Gizlice MEKKE'ye girdi ve KÂBE'de şüpheyle bekledi, gelişinin sebebini kimseye söylemedi.            Bekleyişin ateşiyle yanarken, kader ona hedefine ulaşmasında yol gösteren bir adam gönderdi. Karşısındakinin kalbini kazanan ve zihnini kontrol eden bir kişiyle karşılaştı. Ondan kalplerin susuzluğunu gideren şeyleri işitti ve bu zihnine sağlam bir şekilde aktı. Böylece YENİ DİNE giren beşinci kişi olmak için İSLÂM'a koştu.            Ebû Zer Cundeb b. Cunâde el-Ğıfârî/ أبو ذر جُندب بن جنادة الغفاري, KÂBE'de İSLÂM'ı ilân etmekten başka bir şey yapmayı reddetti. Kureyşliler üzerine çullanıp onu neredeyse ölene kadar şiddetli bir şekilde DÖVDÜLER. Ancak Abbâs ibn-i Abdü’l-Muttalib, kanlar içinde kalan adamı aralarından çekip:            "- Ey Kureyş halkı, kervanlarınız onların kamplarının yanından geçerken, Ğıfâr'dan bir adamı mı öldüreceksiniz?" diye bağırarak onu kurtardı. Bunun üzerine insanlar yaptıklarının neticelerinin ciddiyetini anlayıp onu dövmeyi bıraktılar.   Hakikati Savunacak Kimse Kalmadı   Bu, ne yeşil ne de tozlu yeryüzünün ondan daha doğru bir dille gölgelenmediği bir adam olan Ebû Zer'dir.            Korkulardan yılmayan, ganimetlerle ayartılamayan ve ALLÂH yolunda kınayanların kınamasından korkmayan bir adamdır. Yalnız kalsa bile, hakikat onu yoldaşsız bırakmaz. Yalnız YÜRÜR, Yalnız ÖLÜR ve Yalnız DİRİLİR.            O, yöneticilerin adaletsizliğini reddeden, bir zalimin gücüne boyun eğmeyen, dininde aşağılanmayı kabul etmeyen ve hiçbir şeyden taviz vermeyen tek başına bir ümmettir. Zira onun için hakikati desteklemekten ve zalimlere karşı durmaktan daha değerli bir şey yoktur.            Mücahit olarak Sûriye'ye gider ve ALLÂH'ın RESÛLÜ'ne vaktiyle eşlik edenlerin lüks, rahatlık ve kasırlarda yaşamaya, para ve altın biriktirmeye nasıl yöneldiklerini, bunun da onları dinlerini unutturduğunu görür.   Ülkenin her yerinde adaletsizlikler görür, bu yüzden hakikat sözünü ilân eder ve yoksullar, güçsüzler ve haklarını kaybetmiş olanlar etrafına toplanır. Şöyle der onlara:            "- Günlük rızıklarını bile bulamayanlara hayret ediyorum, nasıl olur da bu şahıslara karşı çıkmaz?   Vallâhi, bilmediğim işler/eylemler oluyor ve ALLÂH'a yemin ederim ki, bunlar ALLÂH'ın Kitabı ve Resûlü (S.A.S.)’nün Sünnetinde yoktur.            ALLÂH'a Yemin Ederim ki, Bir HAKKIN Yok Edildiğini, BÂTILIN Yeniden Canlandığını, Doğru Sözlü Kişilerin Yalancı Diye Anıldığını, Takvadan Yoksun Olanların Bencilliğini ve Sâlihlerin Tahakküm Altına Alındığını Görüyorum.”   ALLÂH Rızası İçin Öfkelenen Bir Kişilik            Muâviye, tüm kurnazlığına rağmen onunla tartıştı ama durdurmanın bir yolunu bulamadı. Bu yüzden o zamanki Müslümanların halifesi Osman ibn Affân'a şikâyette bulundu. İbn Affân hızlı bir mesajla cevap verdi:   "- Cundeb'i Bana En Kaba ve En Zorlu Binek Üzerinde Gönder!"   Böylece onu, gece gündüz kendisiyle yolculuk edenlerle birlikte, üzerinde sadece eyerden başka bir şey olmayan bir deveye bindirerek Medine'ye gönderdi. Öyle ki uyluklarının eti dökülmüştü.   Medine'ye vardıklarında halife Osman ona şöyle dedi:   "- Dilediğin herhangi bir YEREgitmeyi seç!"   Cundeb:   "- Mekke" dedi.   Osman:   "- Olmaz" dedi.   Ebû Zer:   ‘- Kudüs’ü istedi.   Osman, bunu da reddedince Cundeb ‘İki büyük şehirden birini’ diledi.   Osman:   "Hayır, seni er-Rebeze/ الربذة 'ye göndereceğim" dedi.   Ebu Zer:   "- Hicretten sonra beni tekrar Bedevî mi yapacaksın?" diye cevap verdi.   Böylece halife onu oraya gönderdi ve o da orada öldü.            Rivayet edildiğine göre, halife Osman Medine halkının ona veda etmesini engellemiş, bu yüzden sadece Ali bin Ebû Tâlib, iki oğlu Hasan ve Hüseyin, kardeşi Akil ve Ammâr bin Yasir ona veda etmek için dışarı çıkmışlardır.   Hz. Osman'ı her türlü zor duruma sokan kötü danışman Mervân bin el-Hakem de onların ardından çıkmış, ancak halkın öfkelendiğini görünce kaçmıştır.            Marvân, Hz. Ali'yi Ebû Zerr'e veda etmekten vazgeçirmeye çalıştı, ancak Ebu’l-Hasan'dan aldığı cevap, atının yüzüne bir kırbaç darbesi oldu. Hayal kırıklığına uğrayarak geri döndü ve İbn Affân'a Ali’yi şikâyet etti.   Grup Rebeze'ye ulaştığında, Ebu’l-Hasan yani Hz. Ali arkadaşına teselli vererek şöyle dedi:   “- Ey Ebû Zer, sen ALLÂH için öfkelendin, öyleyse rızası için öfkelendiğin Zât'tan ümid et!   İnsanlar senden dünya malları için korktular, sen ise dinin için onlardan korktun! Onların senden korktukları şeyleri onlara bırak, senin onlar için korktuğun şeylerle onlardan kaç!   Senin onları engellemek istediklerine ne kadar çok ihtiyaçları var, onların seni menetmek istedikleriyle ne kadar zenginleştiğini göreceksin!   Yarın, kimin kazançlı çıkacağını, kimin haset ettiğini bilip anlayacaksın! Gökler ve yer bir kulun başına kapansa bile, o ALLÂH'tan korktuğu sürece, ALLÂH ona bir çıkış yolu açar.   HAKİKATTEN başka hiçbir şey seni TESELLİ edip rahatlatamaz, BÂTILDAN başka hiçbir şey de sana ZARAR veremez!   Eğer onların dünya mallarını kabul etseydin, seni severlerdi; eğer onu onlara ödünç versen sana güvenirlerdi!”   Ebu Zer, çocukları ile beraber ömrünü o çorak arazide geçirir. Yanında sürekli doğru yolu tavsiye ettiği sabırlı ve dindâr karısından başka kimsesi yoktur.   Ebû Zer, Hz. Peygamber'in kendisine “Issız Bir Yerde Öleceğini ve Bir Grup Müminin Onu Kefenleyip Gömeceğini” bildirdiği için bir gün karısına ne yapması gerektiğini ve YOLU GÖZLEMESİNİ söylemişti.            Kadın birkaç kez dışarı çıkıp ardından kocasının yanına döner. Neredeyse umutsuzluğa düşmek üzereydi ki; ALLÂH'tan yardım gelir. Yaklaşan bir kervan görür ve elbisesinden bir parça keserek o parçayla onlara işaret eder.   Kervandakiler hızla ona doğru koşarken kocasının VEFAT etmekte olduğunu haber verir. Hepsi Şaşkınlık içindedir. Büyük bir sahabe, eşsiz bir âlim, çölde sürgünde nasıl böyle ölebilirdi?   Fakat bu şaşırtıcı bir şey değil, çünkü Ebû Zer gibi hiç kimse çağlar boyunca zâlimlerin zulmünden ve despotların acımasızlığından kurtulamamıştır.   Kadın, onları Ebû Zer’in yanına getirdi. Ebû Zer’in Kendisine uygun KEFEN yapılacak müsait bir giysisi yoktu. Bu yüzden onlara şöyle seslendi:   “- ALLÂH Rızası İçin, Aranızdan Emir, Reis, Haberci veya Komutan Olan Varsa Beni KEFENLEMESİN!”   Sözleri karşısında hayrete düştüler; çünkü aralarında böyle bir şey yapmamış kimse yoktu.   Ensâr'dan genç biri ona:   “- Amca, seni kendi emeğimle kazandığım parayla aldığım bu pelerinime ve annemin Hac esnasında ihramlıyken giymem için ördüğü iki giysiye saracağım” dedi.   O da:   “- Beni sen TEKFÎN edeceksin! Çünkü senin giysin temiz ve helaldir” diye cevap verdi.            Ve yeşil arzın gölgeleyemediği, tozlu dünyanın da ondan daha doğru sözlü kimseyi taşımadığı Ebû Zer işte böyle ÖLÜR. Sürgünde, yalnız başına, yanında hiçbir arkadaşı olmadığı halde. Hakikatin peşinde koşmak ona arkadaş bırakmamıştı. O her zaman şöyle derdi:   "- Vallâhi, ALLÂH’tan Başka Arkadaş İstemem ve ALLÂH Katında Yalnızlıktan da Korkmam."   Öncekiler ve Sonrakiler Arasında Hakikatin Önderi Olan Ebû Zer'e SELÂM Olsun!
Ekleme Tarihi: 26 Nisan 2026 -Pazar

ADÂLET UĞRUNA ÖFKELENEN KİŞİ: EBÛ ZER el-ĞIFÂRÎ

ĞIFÂR/ غِفَار'dan gelen bir adam, halkının yaptığı çok şeye karşı çıktı. Yağma, soygun ve yol kesmeye dayalı para kazanma yöntemlerini onaylamıyordu. Köpeklerin üzerine işediğini ve sunulan adakları hiçbir şey yapmadan yediğini gördüğü ‘Menât/ مناة’ putuna tapınmalarını da kabul etmiyordu.
  Bu adamın rûhunda tüm erdemler vardı. Öyle ki, Ğıfâr’da kervanların cehenneminde büyümüş genç bir adamın nasıl bu kadar onurlu ve iyi karakterli olabildiği gerçekten de çok DİKKAT çekiciydi.
           Annesine olan bağlılığı ve kardeşine olan ilgisi örnek teşkil ediyordu. Zayıfları savunması, ezilenler için kazandığı zaferler, halkının liderlerine karşı duruşu, onları yanlışlarından olabildiğince vazgeçirmeye çalışması ve uzun geceler boyunca ibadete olan bağlılığıyla bu adam anlatılacak bir hikâye haline gelmişti.
           Ancak rûhu için, inancın sebatının verdiği bir güvence, bir huzur arıyordu. Fakat seneler boyunca gelmeyen bir şeyi bekledikten sonra bunu nasıl bulabilirdi ki? Ancak bu huzur geldi ve yanına az miktarda erzak alarak, kendisine ulaşan haberi araştırmak için Mekke'ye doğru tek başına yola çıktı.
           KUREYŞ'ten bir adam, haberin kendisine gökten geldiğini söyledi. Yıllarca Kıyamet Peygamberinin görünmesini beklemişti. Gerçeği ayırt etme konusunda ondan daha yetenekli kimse yoktu. Onu hiç şüphesiz tanıyacaktı; sureti kalbine kazınmıştı ve en ince ayrıntısına kadar tarifini biliyordu.
           Meseleyi araştırmak için kardeşini Mekke'ye göndermişti, lakin kardeşi onu tatmin etmeyen haberlerle geri döndü. Bununla birlikte, KUREYŞ'in korku ve şüphelerini de biliyordu. Gizlice MEKKE'ye girdi ve KÂBE'de şüpheyle bekledi, gelişinin sebebini kimseye söylemedi.
           Bekleyişin ateşiyle yanarken, kader ona hedefine ulaşmasında yol gösteren bir adam gönderdi. Karşısındakinin kalbini kazanan ve zihnini kontrol eden bir kişiyle karşılaştı. Ondan kalplerin susuzluğunu gideren şeyleri işitti ve bu zihnine sağlam bir şekilde aktı. Böylece YENİ DİNE giren beşinci kişi olmak için İSLÂM'a koştu.
           Ebû Zer Cundeb b. Cunâde el-Ğıfârî/ أبو ذر جُندب بن جنادة الغفاري, KÂBE'de İSLÂM'ı ilân etmekten başka bir şey yapmayı reddetti. Kureyşliler üzerine çullanıp onu neredeyse ölene kadar şiddetli bir şekilde DÖVDÜLER. Ancak Abbâs ibn-i Abdü’l-Muttalib, kanlar içinde kalan adamı aralarından çekip:
           "- Ey Kureyş halkı, kervanlarınız onların kamplarının yanından geçerken, Ğıfâr'dan bir adamı mı öldüreceksiniz?" diye bağırarak onu kurtardı. Bunun üzerine insanlar yaptıklarının neticelerinin ciddiyetini anlayıp onu dövmeyi bıraktılar.

  Hakikati Savunacak Kimse Kalmadı
  Bu, ne yeşil ne de tozlu yeryüzünün ondan daha doğru bir dille gölgelenmediği bir adam olan Ebû Zer'dir.
           Korkulardan yılmayan, ganimetlerle ayartılamayan ve ALLÂH yolunda kınayanların kınamasından korkmayan bir adamdır. Yalnız kalsa bile, hakikat onu yoldaşsız bırakmaz. Yalnız YÜRÜR, Yalnız ÖLÜR ve Yalnız DİRİLİR.
           O, yöneticilerin adaletsizliğini reddeden, bir zalimin gücüne boyun eğmeyen, dininde aşağılanmayı kabul etmeyen ve hiçbir şeyden taviz vermeyen tek başına bir ümmettir. Zira onun için hakikati desteklemekten ve zalimlere karşı durmaktan daha değerli bir şey yoktur.
           Mücahit olarak Sûriye'ye gider ve ALLÂH'ın RESÛLÜ'ne vaktiyle eşlik edenlerin lüks, rahatlık ve kasırlarda yaşamaya, para ve altın biriktirmeye nasıl yöneldiklerini, bunun da onları dinlerini unutturduğunu görür.
  Ülkenin her yerinde adaletsizlikler görür, bu yüzden hakikat sözünü ilân eder ve yoksullar, güçsüzler ve haklarını kaybetmiş olanlar etrafına toplanır. Şöyle der onlara:
           "- Günlük rızıklarını bile bulamayanlara hayret ediyorum, nasıl olur da bu şahıslara karşı çıkmaz?
  Vallâhi, bilmediğim işler/eylemler oluyor ve ALLÂH'a yemin ederim ki, bunlar ALLÂH'ın Kitabı ve Resûlü (S.A.S.)’nün Sünnetinde yoktur.
           ALLÂH'a Yemin Ederim ki, Bir HAKKIN Yok Edildiğini, BÂTILIN Yeniden Canlandığını, Doğru Sözlü Kişilerin Yalancı Diye Anıldığını, Takvadan Yoksun Olanların Bencilliğini ve Sâlihlerin Tahakküm Altına Alındığını Görüyorum.”

  ALLÂH Rızası İçin Öfkelenen Bir Kişilik
           Muâviye, tüm kurnazlığına rağmen onunla tartıştı ama durdurmanın bir yolunu bulamadı. Bu yüzden o zamanki Müslümanların halifesi Osman ibn Affân'a şikâyette bulundu. İbn Affân hızlı bir mesajla cevap verdi:
  "- Cundeb'i Bana En Kaba ve En Zorlu Binek Üzerinde Gönder!"
  Böylece onu, gece gündüz kendisiyle yolculuk edenlerle birlikte, üzerinde sadece eyerden başka bir şey olmayan bir deveye bindirerek Medine'ye gönderdi. Öyle ki uyluklarının eti dökülmüştü.
  Medine'ye vardıklarında halife Osman ona şöyle dedi:
  "- Dilediğin herhangi bir YEREgitmeyi seç!"
  Cundeb:
  "- Mekke" dedi.
  Osman:
  "- Olmaz" dedi.
  Ebû Zer:
  ‘- Kudüs’ü istedi.
  Osman, bunu da reddedince Cundeb ‘İki büyük şehirden birini’ diledi.
  Osman:
  "Hayır, seni er-Rebeze/ الربذة 'ye göndereceğim" dedi.
  Ebu Zer:
  "- Hicretten sonra beni tekrar Bedevî mi yapacaksın?" diye cevap verdi.
  Böylece halife onu oraya gönderdi ve o da orada öldü.
           Rivayet edildiğine göre, halife Osman Medine halkının ona veda etmesini engellemiş, bu yüzden sadece Ali bin Ebû Tâlib, iki oğlu Hasan ve Hüseyin, kardeşi Akil ve Ammâr bin Yasir ona veda etmek için dışarı çıkmışlardır.
  Hz. Osman'ı her türlü zor duruma sokan kötü danışman Mervân bin el-Hakem de onların ardından çıkmış, ancak halkın öfkelendiğini görünce kaçmıştır.
           Marvân, Hz. Ali'yi Ebû Zerr'e veda etmekten vazgeçirmeye çalıştı, ancak Ebu’l-Hasan'dan aldığı cevap, atının yüzüne bir kırbaç darbesi oldu. Hayal kırıklığına uğrayarak geri döndü ve İbn Affân'a Ali’yi şikâyet etti.
  Grup Rebeze'ye ulaştığında, Ebu’l-Hasan yani Hz. Ali arkadaşına teselli vererek şöyle dedi:
  “- Ey Ebû Zer, sen ALLÂH için öfkelendin, öyleyse rızası için öfkelendiğin Zât'tan ümid et!
  İnsanlar senden dünya malları için korktular, sen ise dinin için onlardan korktun! Onların senden korktukları şeyleri onlara bırak, senin onlar için korktuğun şeylerle onlardan kaç!
  Senin onları engellemek istediklerine ne kadar çok ihtiyaçları var, onların seni menetmek istedikleriyle ne kadar zenginleştiğini göreceksin!
  Yarın, kimin kazançlı çıkacağını, kimin haset ettiğini bilip anlayacaksın! Gökler ve yer bir kulun başına kapansa bile, o ALLÂH'tan korktuğu sürece, ALLÂH ona bir çıkış yolu açar.
  HAKİKATTEN başka hiçbir şey seni TESELLİ edip rahatlatamaz, BÂTILDAN başka hiçbir şey de sana ZARAR veremez!
  Eğer onların dünya mallarını kabul etseydin, seni severlerdi; eğer onu onlara ödünç versen sana güvenirlerdi!”
  Ebu Zer, çocukları ile beraber ömrünü o çorak arazide geçirir. Yanında sürekli doğru yolu tavsiye ettiği sabırlı ve dindâr karısından başka kimsesi yoktur.
  Ebû Zer, Hz. Peygamber'in kendisine “Issız Bir Yerde Öleceğini ve Bir Grup Müminin Onu Kefenleyip Gömeceğini” bildirdiği için bir gün karısına ne yapması gerektiğini ve YOLU GÖZLEMESİNİ söylemişti.
           Kadın birkaç kez dışarı çıkıp ardından kocasının yanına döner. Neredeyse umutsuzluğa düşmek üzereydi ki; ALLÂH'tan yardım gelir. Yaklaşan bir kervan görür ve elbisesinden bir parça keserek o parçayla onlara işaret eder.
  Kervandakiler hızla ona doğru koşarken kocasının VEFAT etmekte olduğunu haber verir. Hepsi Şaşkınlık içindedir. Büyük bir sahabe, eşsiz bir âlim, çölde sürgünde nasıl böyle ölebilirdi?
  Fakat bu şaşırtıcı bir şey değil, çünkü Ebû Zer gibi hiç kimse çağlar boyunca zâlimlerin zulmünden ve despotların acımasızlığından kurtulamamıştır.
  Kadın, onları Ebû Zer’in yanına getirdi. Ebû Zer’in Kendisine uygun KEFEN yapılacak müsait bir giysisi yoktu. Bu yüzden onlara şöyle seslendi:
  “- ALLÂH Rızası İçin, Aranızdan Emir, Reis, Haberci veya Komutan Olan Varsa Beni KEFENLEMESİN!”
  Sözleri karşısında hayrete düştüler; çünkü aralarında böyle bir şey yapmamış kimse yoktu.
  Ensâr'dan genç biri ona:
  “- Amca, seni kendi emeğimle kazandığım parayla aldığım bu pelerinime ve annemin Hac esnasında ihramlıyken giymem için ördüğü iki giysiye saracağım” dedi.
  O da:
  “- Beni sen TEKFÎN edeceksin! Çünkü senin giysin temiz ve helaldir” diye cevap verdi.
           Ve yeşil arzın gölgeleyemediği, tozlu dünyanın da ondan daha doğru sözlü kimseyi taşımadığı Ebû Zer işte böyle ÖLÜR. Sürgünde, yalnız başına, yanında hiçbir arkadaşı olmadığı halde. Hakikatin peşinde koşmak ona arkadaş bırakmamıştı. O her zaman şöyle derdi:
  "- Vallâhi, ALLÂH’tan Başka Arkadaş İstemem ve ALLÂH Katında Yalnızlıktan da Korkmam."
  Öncekiler ve Sonrakiler Arasında Hakikatin Önderi Olan Ebû Zer'e SELÂM Olsun!

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.