Ecnebi Sömürgeciler, Muhalifleri İşkence Etme, Öldürme ve Kaçırma Konusunda Uzmanlaşmış Özel Askerî Birlikler Kurmuşlardı. Bu Önlemlerin Gayesi, Her Türlü İsyanın İzini Tamamen Ortadan Kaldırmaktı.
Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda İngiltere ve Fransa, Osmanlı Halifeliği'nin Orta Doğu'daki topraklarını bölüştürerek kendi manda yönetimlerini kurdu. Bu yöntem klasik sömürgecilikten farklıydı, ancak tüm yetkiler İngiltere veya Fransa'nın elindeydi. Fransa'ya Suriye ve Lübnan toprakları verildi. İngiltere'ye ise Irak, Filistin ve Ürdün ülkeleri hediye edildi. Bu sistemde, bölge için "HAYATÎ" ehemmiyet taşıyan güçlere yetki verilirken, yerel halk onlara tabi kılınmıştı.
Muharebe sona erdikten sonra, Orta Doğu ülkeleri bağımsızlık kazanmayı ve bağımsız uluslar olmayı umuyorlardı. Ancak İngiltere ve Fransa'nın ordularını topraklarını işgal etmek üzere göndermesi ve idari işleri yürütmek üzere kendi siyasi yetkililerini atamasıyla umutları suya düştü.
"Britanya Emperyalizminin Vahşetleri" adlı makalede bunlar ayrıntılı olarak anlatılır. Makale, Philip Dwyer ve Mark Stephen Micale tarafından derlenen "TARİHTE ŞİDDET ÜZERİNE/On Violence in History" adlı kitapta yer alıyor.
1836'da Filistin'de İngiltere'ye karşı büyük bir Arap isyanı İngiliz yönetimini tehdit etti. İsyanı bastırmak için sert önlemler alındı. “Muhalefet Edenleri Saf Dışı Etmek İçin; İŞKENCE, CİNAYET ve KAÇIRMA Konusunda Uzmanlaşmış Özel ASKERÎ TİMLER KURULDU.
Bu Operasyonlar Gecenin Karanlığında Gerçekleştiriliyor, Tüm Bilgiler Gizli Tutuluyordu.” Amaç, isyanın tüm izlerini ortadan kaldırmaktı.
FİLİSTİN liderlerinden Cemâl el-HUSEYNÎ/ جمال الحُسيني, Milletler Cemiyeti'ne verdiği belgelerde, işgalci güçlerin özellikle fiziksel işkence konusunda usta olduklarını, kullandıkları yöntemlerden bazılarının vücudu kızgın demirle dağlamak, derisini yüzmek ve vücudu yaralarla sakatlamak olduğunu belirtti.
İngiliz sömürgeciliğine karşı askerî mücadeleye katılanların evlerini yıktılar. Kadın ve kız çocuklarını cinsel istismara maruz bıraktılar.
Birkaç başka tanıklığın ardından Hüseynî belgelerini Cemiyet-i Akvâm/Milletler Cemiyeti'ne gönderdi. Fakat hiçbir cevap alamadı ve belgeler zarflar içinde öylece mühürlü kaldı.
İngiliz hükûmeti bu vahşetleri reddetti. Üstüne üstlük liberalizm ve medeniyet fikirlerini öne sürdü.
İngiliz Başbakanı Arthur Neville Chamberlain, Arapların itirazlarını propaganda olarak nitelendirerek reddetti. Ayrıca İngiliz ulusunun çok medeni olduğunu, Asya ve Uzak Doğu'daki insanları uygarlaştırdığını iddia etti. Elbette ki bu UYGARLAŞTIRMA (!) faaliyeti; “Öldürerek, Her Türlü Yağma, İMHÂ ve İstilâ ile Mümkün Oluyordu.”
İngiliz entelektüelleri de ülkelerinin politikasını övüp göklere çıkardılar. Bunlar arasında Doğu Hindistan Şirketi'nde çalışan ince ruhlu FİLOZOF, John Stuart MİLL ve babası James Mill de vardı.
John Stuart, İNGİLTERE'nin medenî bir ülke olduğunu, Asya ülkelerinin ise kültürel olarak geri kaldığını savunuyordu. Bu ülkelerin ne aklı ne de bilinci vardı, bu yüzden onları kontrol altında tutmak için cezalar ve sertlik gerekliydi.
Mill'in Doğu Hindistan Şirketi'ndeki sömürge yöneticisi olarak kariyeri, 1823 yılından, şirketin Hindistan'daki topraklarının doğrudan Kraliyet tarafından ilhak edildiği ve Hindistan üzerinde doğrudan Kraliyet kontrolünün kurulduğu 1858 yılına kadar sürdü.
Stuart MİLL ‘Özgürlük Üzerine’, adlı YAPITINDA, "Barbar Bir Halka Karşı Herhangi Bir Davranışı Uluslararası Hukukun İhlali Olarak Nitelendirmek, Ancak Bunu Söyleyenin Konuyu Hiç Düşünmediğini Gösterir" diye görüş belirterek ne kadar zarif (!) bir fikre sahip olduğunu göstermiştir. Çünkü o "İYİLİKSEVER BİR DESPOTİZM" i savunuyordu. [Anlayan varsa bana da anlatsın, bol DUA ederim.]
Başka bir İngiliz entelektüeli ise “Bu Câhil Uluslara Her Zaman Hatırlayacakları Bir Ders Verilmesi Gerektiğini” savunmuştu. Bu nedenle, halk ayaklanmalarını bastırmak için yeni taktikler kullanıldı. Örneğin, 1857'deki Hindistan isyanının sona ermesinden hemen sonra, isyancılar toplara bağlanıp barutla havaya uçuruldu. Uygarlaştırma (!) hareketi devam ediyordu. Özgürlük savaşçıları asıldı ve şehirler boşaltıldı. Mahkûmlar sürgün edildi. Bu şekilde İngiliz gücü pekiştirildi.
İngiliz emperyalizminin bu eylemleri diğer kolonilerde de devam etti. Nijerya'da Mau Mau isyanı bastırıldı ve 150 kişi birlikte asıldı. Kenya'da tutsaklar kamplarda haftalarca aç bırakıldı ve yüzlerce kişi öldü. Jamaika'da köleler baskıya karşı birçok isyan başlattı. Bunlar acımasızca bastırıldı. Feci bir olayda, bir köle kaynayan şeker kamışı suyu kazanına atlayıp haşlanarak öldü.
İronik olan şu ki, İngiliz toplumu ve entelektüelleri Asya ve Afrika'daki yapılan zulümlerde ülkelerini kuvvetle destekliyor, Hindistan Amritsar'da insanların öldürülmesi veya Karayip adalarındaki köle ticareti kendi iktidarları uğruna savunuluyordu.
İngiliz emperyalizmi yalnızca tarihini çarpıtmak ve olayların gerçekliğini yanlış temsil ederek reddetmekle kalmadı. Aynı zamanda kültürel üstünlüğünü ilan ederken boyunduruk altına aldığı milletleri geri kalmış olarak nitelendirdi. Barbarlık olaylarını içeren 'belgelerin', tarihe geçmesine de izin vermedi.
İşte tam da bu nedenle, emperyalizmin tarihi hâlâ tamamlanmamıştır.

