Son birkaç aydaki gelişmeler, direniş cephesinin artık dağınık gruplardan oluşan bir topluluk olmadığını, aksine farklı taraflarının birbirini doğrudan etkilediği, tutarlı ve çok katmanlı bir ağa dönüştüğünü kanıtlamıştır.
Siyonist hükûmetin ilan ettiği ateşkesin ardından, İrân'ın ATEŞKES şartları arasına Lübnân'ı da dâhil ettiği kırk günlük savaş sonrasında, İsrâil Lübnân'a defalarca saldırdı ve ATEŞKESİ açıkça İHLÂL etti; bu durum son günlerde daha da şiddetlendi.
Esâsen bir TERÖR yapılanması olan İSRÂİL'in LÜBNÂN'a yönelik son saldırıları, yalnızca bir hudut çatışması veya kısmî bir askerî operasyon çerçevesinde analiz edilmemelidir.
Bugün Güney Lübnân'da yaşananlar, daha geniş bir stratejik planın parçasıdır. Bu plan, Aksâ Tûfânı Operasyonu ve İsrâil'in 7 Ekim'deki ciddi İSTİHBÂRÂT başarısızlığından sonra, Tel Aviv'in en önemli siyâsî ve güvenlik önceliği haline gelmiştir. Bu ÖNCELİK de; ‘Direniş Cephesini Bölgenin Denkleminden Çıkarmaktır.’
Gazze Savaşı'nın ilk günlerinden itibaren İsrâil, sınırlı bir savaşı Batı Asya'daki güç dengesini tamamen değiştirecek bir muhârebeye dönüştürmeyi hedefledi.
Tel Aviv, DİRENİŞİN çeşitli unsurlarının YOK edilmesi veya ciddi şekilde ZAYIFLATILMASI olmadan kaybettiği Savunma gücünü geri kazanamayacağı sonucuna varmıştı.
Dolayısıyla GAZZE'deki MUHÂREBE sadece HAMÂS'a karşı bir harp değildi; GAZZE'den başlayarak LÜBNÂN, IRAK, YEMEN ve hatta İRÂN'ı da kapsayan bir planın başlangıcıydı.
Ancak aylar süren savaş, sûikast, bombalama ve istihbârât operasyonlarına rağmen İSRÂİL, asıl hedefine ulaşamadı. Ne HAMÂS ortadan kaldırılabildı, ne HİZBULLÂH yok edildi, ne MUKÂVEMETİN destekleyici cepheleri susturulabildi, ne de bölgedeki GÜVENLİK DENKLEMİ tamamen Tel Aviv lehine değiştirilebildi.
ABD ve bazı Batı ülkelerinin geniş desteği bile Netİnyahu'nun vaat ettiği tam zaferi gerçeğe dönüştüremedi. Bu başarısızlık, İsrâil'in Lübnân'a yönelik saldırılarını yoğunlaştırmasının ve ATEŞKESİ tekrar tekrar İHLÂL etmesinin başlıca nedenlerinden biri haline geldi.
Lübnân; İsrâil'in En Mühim Stratejik Sorunu
İsrâil, Hizbullâh'ın “Lübnân'da Sadece Bir Askerî Grup Olmadığını, Aynı Zamanda Bölgedeki Direniş Hareketinin En Önemli Operasyonel Kolu Olduğunu” çok iyi biliyor.
33 günlük savaşın tecrübesi ve son yirmi yıldaki gelişmeler, Hizbullâh'ın İsrâil'e karşı savunma dengesini değiştirebilecek bir FÜZE, İSTİHBÂRÂT ve OPERASYONEL YETENEK seviyesine ulaştığını kanıtlamıştır.
Bu sebeple Tel Aviv, “Hizbullâh'ı Tesirsiz Hale Getirmeden veya Zayıflatmadan Bölgede İsrâil Lehine Sürdürülebilir Bir Güvenlik Sisteminin Kurulamayacağına” inanmaktadır.
Ancak terör devleti İsrâil'in LÜBNÂN'a yönelik saldırılarını yoğunlaştırma hedefi sadece askerî konularla sınırlı değil. Tel Aviv'in başlıca hedeflerinden biri, "İrân ile Amerika Birleşik Devletleri Arasındaki Müzakere Sürecini Sekteye Uğratmak ve Bölgedeki Gerilimlerin Azalmasını Önlemektir.”
İsrâil, “Tahran ile Washington Arasında Muhtemel Bir Anlaşmanın Savaş Ortamını Yatıştırabileceğini ve İsrâil'in Bölgedeki Güvenlik Denklemindeki Rolünü Azaltabileceğini” düşünüyor.
Aslında Tel Aviv'in “Krizin Devam Etmesine İhtiyacı Var. Çünkü Bu Gergin Ortamın Gölgesinde Bölgesel Stratejisinin Hayatta Kalması Bu Krize Bağlı.”
Muhtemel bir anlaşma veya gerilimde azalma işaretleri görüldüğünde, Siyonistlerin LÜBNÂN'a yönelik saldırıları da artıyor. AMAÇ Çok Açık:
“Amerika Birleşik Devletleri'ni Krizin Merkezine Geri Çekmek ve Diplomasinin, Savaş Mantığının Yerini Almasını Engellemek.”
Bu nedenle LÜBNÂN'daki ATEŞKES ihlâllerinin tekrar tekrar yaşanması sadece taktiksel bir operasyon değil, İsrâil'in bölgede savaş halini sürdürmeye yönelik daha geniş stratejik planının bir parçasıdır.
Tel Aviv, İsrâil'in istekleri dikkate alınmadan bölgede istikrarın sağlanamayacağı mesajını vermeye çalışıyor.
Kırk Gün Savaşı; ABD ve İsrâil Planının Başarısızlığı
İrân'a karşı son kırk günlük savaşın gelişmeleri, bölgesel dengede bir dönüm noktası oldu. ABD ve terör maşası İsrâil'in İRÂN'ın stratejik zayıflamasına, DİRENİŞ CEPHESİNİN birliğinin çökmesine ve TEL AVİV'in savunmasının güçlenmesine yol açacağına inandığı bu SAVAŞ, tam tersi bir etki yarattı.
Washington ve Tel Aviv, askerî üstünlüklerine, Batı'nın desteği ve kapsamlı psikolojik savaşa dayanarak, TAHRAN'ı kısa sürede geri çekilmeye zorlayacağına inandıkları bir çatışma başlattılar.
Ancak yaşananlar, Amerikan ve İsrâil gücünün sınırlarını gösterdi. İRÂN'daki GÜÇ YAPISI sarsılmadı, DİRENİŞ HAREKETİ çökmedi ve TAHRAN'ın bölgesel yoluna devam etme kararlılığı azalmadı.
En önemlisi, Kırk Gün Savaşı, DİRENİŞ cephesini ortadan kaldırma stratejisinin pratikte başarısız olduğunu kanıtladı. İsrâil, doğrudan Amerikan desteğiyle bile bölgeye kendi iradesini dayatamayacağını anladı.
Bu savaş, Basra Körfezi'ndeki Arap ülkeleri için önemli bir gerçeği de ortaya koydu: “ABD, Kritik Anlarda Müttefiklerine Güvenlik Sağlayamamakla Kalmıyor, Aynı Zamanda Kendi Askerî Hedeflerine Ulaşmada da Kriz İçinde Debeleniyor.”
Gerçekte, İsrâil'in bugün Lübnân'a yönelik saldırıları, İRÂN'a karşı kırk günlük savaş esnâsında devam eden aynı başarısız planın bir devamı olarak görülmelidir.
İsrâil, İRÂN ve DİRENİŞ HAREKETİ karşısında aldığı büyük YENİLGİYİ telafi etmek için Hizbullâh üzerindeki baskıyı artırarak ve bölgeyi kalıcı bir savaş ortamına geri döndürmeye çalışarak çaba gösteriyor.
Netİnyahu’nun Çöküşü Önleme Mücadelesi
İsrâil'in saldırgan davranışlarının ehemmiyetli bir bölümü, bu hükûmetin iç krizi ve Binyamin Netİnyahu'nun siyâsî geleceği perspektifinden analiz edilmelidir. Siyonist başbakan, el-Aksâ saldırısından sonra bu hükûmet tarihinin en ciddi istihbârât başarısızlıklarından birini yaşadı. Bu muvaffakiyetsizlik, yalnızca Siyonist ordu ve istihbârât teşkilatlarının güvenilirliğini sorgulamakla kalmadı, aynı zamanda Netİnyahu'nun siyâsî meşruiyetini de ciddi şekilde zedeledi.
Netİnyahu, savaşın ilk günlerinden itibaren krizi uzatarak ve çatışmanın kapsamını genişleterek ilk başarısızlığı telafi etmeye çalıştı. Tam bir zafer vaat etti, ancak zamanla böyle bir hedefe ulaşmanın pratikte imkânsız olduğu anlaşıldı.
Ne Direniş Sona Erdi, Ne Siyonist Yerleşim Yerlerine Güvenlik Geri Döndü, Ne de İsrâil'in İç Krizi Kontrol Altına Alındı.
Bu şartlar altında, savaşa devam etmek Netİnyahu için sadece politik bir tercih değil, özellikle yolsuzluk davaları ve yasal kovuşturmalarla da karşı karşıya olduğu düşünüldüğünde, bir hayatta kalma meselesidir.
Savaşın sona ermesi, siyâsî gerilemenin başlangıcı olabilir; zira çatışmaların kesilmesi, 7 Ekim'deki İSTİHBÂRÂT ZAAFLARINI, İÇ PROTESTOLARI ve YOLSUZLUK DAVALARINI İsrâil'in iç gelişmelerinin yeniden ön planına taşıyacaktır.
Bu açıdan bakıldığında, Lübnân ve Hizbullâh'a yönelik artan saldırılar, Netİnyahu'nun iç çıkmazdan kaçınma girişiminin bir parçasıdır. Bir yandan iç baskıyı azaltmak, diğer yandan da ABD'nin İsrâil'e olan desteğini sürdürmesini sağlamak için savaşı bölgesel bir krize dönüştürmeye çalışıyor.
Son birkaç aydaki gelişmeler, DİRENİŞ cephesinin artık dağınık gruplardan oluşan bir topluluk olmadığını, aksine farklı taraflarının birbirini doğrudan etkilediği tutarlı ve çok katmanlı bir ağa dönüştüğünü kanıtlamıştır. Buna göre, Hizbullâh'a yönelik bir saldırı sadece LÜBNÂN'a yönelik bir saldırı değil, tüm DİRENİŞ CEPHESİNE yönelik bir saldırı olarak kabul edilmektedir.
Gazze, Irak, Yemen ve Kızıldeniz'deki gelişmelerin gösterdiği gibi, DİRENİŞİN bir tarafına uygulanan herhangi bir baskı, diğer cephelerden de karşılık gelmesine yol açabilir. İsrâil'in görmezden gelmeye çalıştığı gerçek tam da budur.
Bu şartlar altında, İrân ve ülkenin diplomatik sistemi, Lübnân'daki ATEŞKESİN tekrar tekrar İHLÂL edilmesine kayıtsız kalamaz. Bölgedeki gerilimlerin azaltılması veya muhtemel bir anlaşma hakkında herhangi bir görüşme yapılacaksa, ATEŞKES ve savaşın sona ermesi için HİZBULLÂH ve DİRENİŞİN diğer TARAFLARI da denklemin bir parçası olmalıdır.
Bugün, İsrâil'in amacının sadece sınırlı bir savaş değil, bölgedeki tüm güç dengesini yeniden şekillendirmek olduğu her zamankinden daha açık.
Ancak son birkaç ayın deneyimi, Tel Aviv'in inancının aksine, DİRENİŞİN sadece ortadan kaybolmadığını, aynı zamanda İsrâil'in tam fetih planının gerçeğe dönüşmesini engellemede de başarılı olduğunu kanıtladı.
Bugün Lübnân'da yaşananlar, sadece bir sınır krizi değil, bölgenin geleceği için verilen daha büyük bir mücadelenin parçasıdır.
İSRÂİL'in siyâsî ve güvenlik varlığını SAVAŞ yoluyla sağlamaya çalıştığı, DİRENİŞİN ise bölgede yeni bir denge kurmaya çalıştığı bir mücadele. Bu denge, ne İsrâil'in tam savunmasını ne de Amerika'nın tek taraflılığını içeriyor.


