Yusuf Metin Yardımcı
Köşe Yazarı
Yusuf Metin Yardımcı
 

OTOKRATİK PRAGMATİZM

- Suûdî Arabistan’da ‘Ulema-Siyaset’ Ortaklığının Çöküşü ve Güç Tekelleşmesi Suûdî Arabistan Âile Krallığı, 1744 yılındaki ilk kuruluşundan bu yana varlığını iki temel sütun üzerine inşa etmiştir: Siyasi gücü elinde bulunduran Suûd Âilesi ve dini meşruiyeti sağlayan Vehhâbî ulemâsı. Bu iki yapı arasındaki tarihsel ittifak, krallığın hem iç siyasetini şekillendirmiş hem de İslâm dünyasındaki liderlik iddiasının meşruiyet zeminini oluşturmaya çalışmıştır. Ancak Veliaht Prens Muhammed bin Selmân’ın yönetimi fiilen devralmasıyla birlikte, bu asırlık denge köklü bir kırılmaya uğramıştır. Günümüzde İslâm dünyasındaki bağımsız entelektüeller ve siyaset bilimciler, bu dönüşümü geleneksel bir "Din-Devlet Dengesinin Çöküşü" ve gücün tek bir merkezde radikal biçimde tekelleşmesi olarak analiz etmektedir. Özerk Ulemâdan MEMURLAŞTIRILAN DİYANETE Tarihsel süreçte Suûdî uleması, mutlak bir siyasi otoriteye sahip olmasa da toplumsal hayat, hukuk (Şeriat mahkemeleri) ve eğitim üzerinde geniş bir denetim mekanizmasına sahipti. Kraliyet ailesi, büyük siyasi krizlerde veya dış politika kararlarında ulemanın fetvalarına ihtiyaç duyuyordu. Ancak yeni dönemde bu ortaklık, yerini siyasetin dini tamamen yuttuğu bir boyun eğdirme ilişkisine bırakmıştır. Entelektüel çevreler, ulemanın özerkliğini kaybetmesini şu somut adımlarla açıklamaktadır: Kurumsal İndirgeme: Dini kurumların yetkileri tırpanlanmış, bir dönem sokakları ve toplumsal ahlakı denetleyen Heyet (Emr-i bi'l-ma'ruf nehy-i anil-münker teşkilatı) tamamen işlevsizleştirilmiştir. Devlet Güdümlü Fetva Mekanizması: Resmi ulema, devletin dış politika hamlelerini (örneğin Filistin meselesindeki pasif duruşu veya İsrâil ile el altından yürütülen normalleşme süreçlerini) fıkhi kılıflarla meşrulaştıran memurlara dönüştürülmüştür. Bağımsız ÂLİMLERİN TASFİYESİ İslâm dünyasındaki düşünürlerin en çok dikkat çektiği ve eleştirdiği husus, rejimin sadece dini kurumları dönüştürmekle kalmayıp, alternatif veya eleştirel her türlü dini sesi acımasızca bastırmasıdır. Krallığın içerde attığı sekülerleşme adımlarını, eğlence sektörüne açılan bütçeleri veya dış politikadaki Filistin politikasını ‘Adâlet ve İslâm Ahlâkı’ ekseninde eleştiren onlarca entelektüel, akademisyen ve alim (örneğin Selmân bin Fehd bin Abdullâh el-Avde/سلمان بن فهد بن عبد الله العودة, Ivâd bin Muhammed el-Karnî/ عوض بن محمد القرني gibi isimler) sistematik olarak tutuklanmıştır. Bu durum, Müslüman entelektüeller tarafından şu şekilde yorumlanmaktadır: ‘Rejim, Dini Tamamen Devre Dışı Bırakmak İstememekte; Aksine DİNİ, Sadece KENDİ BEKASINI VE PRAGMATİK HAMLELERİNİ ONAYLAYAN Tekelci Bir Propaganda Aracına Dönüştürmektedir.’ FİLİSTİN POLİTİKASI ve Meşruiyet Krizi Ulema-siyaset dengesinin çöküşü, en somut yansımasını Suûdî Arabistan'ın Filistin ve Gazze politikasında göstermektedir. Geleneksel dönemde Suûdî kralları, İslâm dünyasındaki meşruiyetlerini korumak adına Filistin davasının en büyük finansal ve siyasi hamilerinden biri olmak zorundaydı; çünkü ulema ve kamuoyu baskısı bu yöndeydi. Ancak gücün tek elde toplanmasıyla birlikte; Stratejik Sessizlik: İşgal ve katliâmlar karşısında somut adımlar atmaktan kaçınan bir Riyâd yönetimi ortaya çıkmıştır. Ulemanın Sessizliği: Resmi saray âlimlerinin, Filistin'de yaşanan insani dramı ve Siyonist genişlemeciliği gündeme getirmek yerine, "Ulü'l-Emre (yöneticiye) İtaat" ve ‘Fitneden Kaçınma’ vaazları vermesi, İslâm dünyasındaki entelektüel hafızada derin bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Bu durum, kutsal toprakların hamiliğini üstlenen bir yapının, küresel sermaye ve ABD güvenlik şemsiyesi uğruna İslâmî dayanışma ruhunu feda etmesi olarak değerlendirilir. Sonuç Müslüman dünyasındaki entelektüel birikim, Suûdî Arabistan’daki mevcut durumu basit bir ‘MODERNLEŞME’ hikâyesi olarak görmeyi reddeder. Ortaya çıkan tablo, asırlık dini-politik dengelerin İMHA edilerek yerine ‘Hiçbir Ahlaki veya Dini Denetimi Kabul Etmeyen Otokratik Bir Pragmatizmin’ ikame edilmesidir. Suûd âilesinin, gücü tekelleştirme uğruna ulemayı marjinalleştirmesi ve bağımsız sesleri susturması, krallığın İslâm dünyası üzerindeki manevi liderlik iddiasına vurulmuş en büyük darbe olarak tarihe geçmektedir." @yusuf_metin46 Yusuf Metin @yusuf_metin46 - OTOKRATİK PRAGMATİZM - Suûdî Arabistan’da ‘Ulema-Siyaset’ Ortaklığının Çöküşü ve Güç Tekelleşmesi Suûdî Arabistan Âile Krallığı, 1744 yılındaki ilk kuruluşundan bu yana varlığını iki temel sütun üzerine inşa etmiştir: Siyasi gücü elinde bulunduran Suûd Âilesi ve dini meşruiyeti sağlayan Vehhâbî ulemâsı. Bu iki yapı arasındaki tarihsel ittifak, krallığın hem iç siyasetini şekillendirmiş hem de İslâm dünyasındaki liderlik iddiasının meşruiyet zeminini oluşturmaya çalışmıştır. Ancak Veliaht Prens Muhammed bin Selmân’ın yönetimi fiilen devralmasıyla birlikte, bu asırlık denge köklü bir kırılmaya uğramıştır. Günümüzde İslâm dünyasındaki bağımsız entelektüeller ve siyaset bilimciler, bu dönüşümü geleneksel bir "Din-Devlet Dengesinin Çöküşü" ve gücün tek bir merkezde radikal biçimde tekelleşmesi olarak analiz etmektedir. Özerk Ulemâdan MEMURLAŞTIRILAN DİYANETE Tarihsel süreçte Suûdî uleması, mutlak bir siyasi otoriteye sahip olmasa da toplumsal hayat, hukuk (Şeriat mahkemeleri) ve eğitim üzerinde geniş bir denetim mekanizmasına sahipti. Kraliyet ailesi, büyük siyasi krizlerde veya dış politika kararlarında ulemanın fetvalarına ihtiyaç duyuyordu. Ancak yeni dönemde bu ortaklık, yerini siyasetin dini tamamen yuttuğu bir boyun eğdirme ilişkisine bırakmıştır. Entelektüel çevreler, ulemanın özerkliğini kaybetmesini şu somut adımlarla açıklamaktadır: Kurumsal İndirgeme: Dini kurumların yetkileri tırpanlanmış, bir dönem sokakları ve toplumsal ahlakı denetleyen Heyet (Emr-i bi'l-ma'ruf nehy-i anil-münker teşkilatı) tamamen işlevsizleştirilmiştir. Devlet Güdümlü Fetva Mekanizması: Resmi ulema, devletin dış politika hamlelerini (örneğin Filistin meselesindeki pasif duruşu veya İsrâil ile el altından yürütülen normalleşme süreçlerini) fıkhi kılıflarla meşrulaştıran memurlara dönüştürülmüştür. Bağımsız ÂLİMLERİN TASFİYESİ İslâm dünyasındaki düşünürlerin en çok dikkat çektiği ve eleştirdiği husus, rejimin sadece dini kurumları dönüştürmekle kalmayıp, alternatif veya eleştirel her türlü dini sesi acımasızca bastırmasıdır. Krallığın içerde attığı sekülerleşme adımlarını, eğlence sektörüne açılan bütçeleri veya dış politikadaki Filistin politikasını ‘Adâlet ve İslâm Ahlâkı’ ekseninde eleştiren onlarca entelektüel, akademisyen ve alim (örneğin Selmân bin Fehd bin Abdullâh el-Avde/سلمان بن فهد بن عبد الله العودة, Ivâd bin Muhammed el-Karnî/ عوض بن محمد القرني gibi isimler) sistematik olarak tutuklanmıştır. Bu durum, Müslüman entelektüeller tarafından şu şekilde yorumlanmaktadır: ‘Rejim, Dini Tamamen Devre Dışı Bırakmak İstememekte; Aksine DİNİ, Sadece KENDİ BEKASINI VE PRAGMATİK HAMLELERİNİ ONAYLAYAN Tekelci Bir Propaganda Aracına Dönüştürmektedir.’ FİLİSTİN POLİTİKASI ve Meşruiyet Krizi Ulema-siyaset dengesinin çöküşü, en somut yansımasını Suûdî Arabistan'ın Filistin ve Gazze politikasında göstermektedir. Geleneksel dönemde Suûdî kralları, İslâm dünyasındaki meşruiyetlerini korumak adına Filistin davasının en büyük finansal ve siyasi hamilerinden biri olmak zorundaydı; çünkü ulema ve kamuoyu baskısı bu yöndeydi. Ancak gücün tek elde toplanmasıyla birlikte; Stratejik Sessizlik: İşgal ve katliâmlar karşısında somut adımlar atmaktan kaçınan bir Riyâd yönetimi ortaya çıkmıştır. Ulemanın Sessizliği: Resmi saray âlimlerinin, Filistin'de yaşanan insani dramı ve Siyonist genişlemeciliği gündeme getirmek yerine, "Ulü'l-Emre (yöneticiye) İtaat" ve ‘Fitneden Kaçınma’ vaazları vermesi, İslâm dünyasındaki entelektüel hafızada derin bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Bu durum, kutsal toprakların hamiliğini üstlenen bir yapının, küresel sermaye ve ABD güvenlik şemsiyesi uğruna İslâmî dayanışma ruhunu feda etmesi olarak değerlendirilir. Sonuç Müslüman dünyasındaki entelektüel birikim, Suûdî Arabistan’daki mevcut durumu basit bir ‘MODERNLEŞME’ hikâyesi olarak görmeyi reddeder. Ortaya çıkan tablo, asırlık dini-politik dengelerin İMHA edilerek yerine ‘Hiçbir Ahlaki veya Dini Denetimi Kabul Etmeyen Otokratik Bir Pragmatizmin’ ikame edilmesidir. Suûd âilesinin, gücü tekelleştirme uğruna ulemayı marjinalleştirmesi ve bağımsız sesleri susturması, krallığın İslâm dünyası üzerindeki manevi liderlik iddiasına vurulmuş en büyük darbe olarak tarihe geçmektedir.
Ekleme Tarihi: 12 Ekim 2026 -Pazartesi

OTOKRATİK PRAGMATİZM

- Suûdî Arabistan’da ‘Ulema-Siyaset’ Ortaklığının Çöküşü ve Güç Tekelleşmesi Suûdî Arabistan Âile Krallığı, 1744 yılındaki ilk kuruluşundan bu yana varlığını iki temel sütun üzerine inşa etmiştir: Siyasi gücü elinde bulunduran Suûd Âilesi ve dini meşruiyeti sağlayan Vehhâbî ulemâsı. Bu iki yapı arasındaki tarihsel ittifak, krallığın hem iç siyasetini şekillendirmiş hem de İslâm dünyasındaki liderlik iddiasının meşruiyet zeminini oluşturmaya çalışmıştır. Ancak Veliaht Prens Muhammed bin Selmân’ın yönetimi fiilen devralmasıyla birlikte, bu asırlık denge köklü bir kırılmaya uğramıştır. Günümüzde İslâm dünyasındaki bağımsız entelektüeller ve siyaset bilimciler, bu dönüşümü geleneksel bir "Din-Devlet Dengesinin Çöküşü" ve gücün tek bir merkezde radikal biçimde tekelleşmesi olarak analiz etmektedir. Özerk Ulemâdan MEMURLAŞTIRILAN DİYANETE Tarihsel süreçte Suûdî uleması, mutlak bir siyasi otoriteye sahip olmasa da toplumsal hayat, hukuk (Şeriat mahkemeleri) ve eğitim üzerinde geniş bir denetim mekanizmasına sahipti. Kraliyet ailesi, büyük siyasi krizlerde veya dış politika kararlarında ulemanın fetvalarına ihtiyaç duyuyordu. Ancak yeni dönemde bu ortaklık, yerini siyasetin dini tamamen yuttuğu bir boyun eğdirme ilişkisine bırakmıştır. Entelektüel çevreler, ulemanın özerkliğini kaybetmesini şu somut adımlarla açıklamaktadır: Kurumsal İndirgeme: Dini kurumların yetkileri tırpanlanmış, bir dönem sokakları ve toplumsal ahlakı denetleyen Heyet (Emr-i bi'l-ma'ruf nehy-i anil-münker teşkilatı) tamamen işlevsizleştirilmiştir. Devlet Güdümlü Fetva Mekanizması: Resmi ulema, devletin dış politika hamlelerini (örneğin Filistin meselesindeki pasif duruşu veya İsrâil ile el altından yürütülen normalleşme süreçlerini) fıkhi kılıflarla meşrulaştıran memurlara dönüştürülmüştür. Bağımsız ÂLİMLERİN TASFİYESİ İslâm dünyasındaki düşünürlerin en çok dikkat çektiği ve eleştirdiği husus, rejimin sadece dini kurumları dönüştürmekle kalmayıp, alternatif veya eleştirel her türlü dini sesi acımasızca bastırmasıdır. Krallığın içerde attığı sekülerleşme adımlarını, eğlence sektörüne açılan bütçeleri veya dış politikadaki Filistin politikasını ‘Adâlet ve İslâm Ahlâkı’ ekseninde eleştiren onlarca entelektüel, akademisyen ve alim (örneğin Selmân bin Fehd bin Abdullâh el-Avde/سلمان بن فهد بن عبد الله العودة, Ivâd bin Muhammed el-Karnî/ عوض بن محمد القرني gibi isimler) sistematik olarak tutuklanmıştır. Bu durum, Müslüman entelektüeller tarafından şu şekilde yorumlanmaktadır: ‘Rejim, Dini Tamamen Devre Dışı Bırakmak İstememekte; Aksine DİNİ, Sadece KENDİ BEKASINI VE PRAGMATİK HAMLELERİNİ ONAYLAYAN Tekelci Bir Propaganda Aracına Dönüştürmektedir.’ FİLİSTİN POLİTİKASI ve Meşruiyet Krizi Ulema-siyaset dengesinin çöküşü, en somut yansımasını Suûdî Arabistan'ın Filistin ve Gazze politikasında göstermektedir. Geleneksel dönemde Suûdî kralları, İslâm dünyasındaki meşruiyetlerini korumak adına Filistin davasının en büyük finansal ve siyasi hamilerinden biri olmak zorundaydı; çünkü ulema ve kamuoyu baskısı bu yöndeydi. Ancak gücün tek elde toplanmasıyla birlikte; Stratejik Sessizlik: İşgal ve katliâmlar karşısında somut adımlar atmaktan kaçınan bir Riyâd yönetimi ortaya çıkmıştır. Ulemanın Sessizliği: Resmi saray âlimlerinin, Filistin'de yaşanan insani dramı ve Siyonist genişlemeciliği gündeme getirmek yerine, "Ulü'l-Emre (yöneticiye) İtaat" ve ‘Fitneden Kaçınma’ vaazları vermesi, İslâm dünyasındaki entelektüel hafızada derin bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Bu durum, kutsal toprakların hamiliğini üstlenen bir yapının, küresel sermaye ve ABD güvenlik şemsiyesi uğruna İslâmî dayanışma ruhunu feda etmesi olarak değerlendirilir. Sonuç Müslüman dünyasındaki entelektüel birikim, Suûdî Arabistan’daki mevcut durumu basit bir ‘MODERNLEŞME’ hikâyesi olarak görmeyi reddeder. Ortaya çıkan tablo, asırlık dini-politik dengelerin İMHA edilerek yerine ‘Hiçbir Ahlaki veya Dini Denetimi Kabul Etmeyen Otokratik Bir Pragmatizmin’ ikame edilmesidir. Suûd âilesinin, gücü tekelleştirme uğruna ulemayı marjinalleştirmesi ve bağımsız sesleri susturması, krallığın İslâm dünyası üzerindeki manevi liderlik iddiasına vurulmuş en büyük darbe olarak tarihe geçmektedir." @yusuf_metin46 Yusuf Metin @yusuf_metin46 - OTOKRATİK PRAGMATİZM - Suûdî Arabistan’da ‘Ulema-Siyaset’ Ortaklığının Çöküşü ve Güç Tekelleşmesi Suûdî Arabistan Âile Krallığı, 1744 yılındaki ilk kuruluşundan bu yana varlığını iki temel sütun üzerine inşa etmiştir: Siyasi gücü elinde bulunduran Suûd Âilesi ve dini meşruiyeti sağlayan Vehhâbî ulemâsı. Bu iki yapı arasındaki tarihsel ittifak, krallığın hem iç siyasetini şekillendirmiş hem de İslâm dünyasındaki liderlik iddiasının meşruiyet zeminini oluşturmaya çalışmıştır. Ancak Veliaht Prens Muhammed bin Selmân’ın yönetimi fiilen devralmasıyla birlikte, bu asırlık denge köklü bir kırılmaya uğramıştır. Günümüzde İslâm dünyasındaki bağımsız entelektüeller ve siyaset bilimciler, bu dönüşümü geleneksel bir "Din-Devlet Dengesinin Çöküşü" ve gücün tek bir merkezde radikal biçimde tekelleşmesi olarak analiz etmektedir. Özerk Ulemâdan MEMURLAŞTIRILAN DİYANETE Tarihsel süreçte Suûdî uleması, mutlak bir siyasi otoriteye sahip olmasa da toplumsal hayat, hukuk (Şeriat mahkemeleri) ve eğitim üzerinde geniş bir denetim mekanizmasına sahipti. Kraliyet ailesi, büyük siyasi krizlerde veya dış politika kararlarında ulemanın fetvalarına ihtiyaç duyuyordu. Ancak yeni dönemde bu ortaklık, yerini siyasetin dini tamamen yuttuğu bir boyun eğdirme ilişkisine bırakmıştır. Entelektüel çevreler, ulemanın özerkliğini kaybetmesini şu somut adımlarla açıklamaktadır: Kurumsal İndirgeme: Dini kurumların yetkileri tırpanlanmış, bir dönem sokakları ve toplumsal ahlakı denetleyen Heyet (Emr-i bi'l-ma'ruf nehy-i anil-münker teşkilatı) tamamen işlevsizleştirilmiştir. Devlet Güdümlü Fetva Mekanizması: Resmi ulema, devletin dış politika hamlelerini (örneğin Filistin meselesindeki pasif duruşu veya İsrâil ile el altından yürütülen normalleşme süreçlerini) fıkhi kılıflarla meşrulaştıran memurlara dönüştürülmüştür. Bağımsız ÂLİMLERİN TASFİYESİ İslâm dünyasındaki düşünürlerin en çok dikkat çektiği ve eleştirdiği husus, rejimin sadece dini kurumları dönüştürmekle kalmayıp, alternatif veya eleştirel her türlü dini sesi acımasızca bastırmasıdır. Krallığın içerde attığı sekülerleşme adımlarını, eğlence sektörüne açılan bütçeleri veya dış politikadaki Filistin politikasını ‘Adâlet ve İslâm Ahlâkı’ ekseninde eleştiren onlarca entelektüel, akademisyen ve alim (örneğin Selmân bin Fehd bin Abdullâh el-Avde/سلمان بن فهد بن عبد الله العودة, Ivâd bin Muhammed el-Karnî/ عوض بن محمد القرني gibi isimler) sistematik olarak tutuklanmıştır. Bu durum, Müslüman entelektüeller tarafından şu şekilde yorumlanmaktadır: ‘Rejim, Dini Tamamen Devre Dışı Bırakmak İstememekte; Aksine DİNİ, Sadece KENDİ BEKASINI VE PRAGMATİK HAMLELERİNİ ONAYLAYAN Tekelci Bir Propaganda Aracına Dönüştürmektedir.’ FİLİSTİN POLİTİKASI ve Meşruiyet Krizi Ulema-siyaset dengesinin çöküşü, en somut yansımasını Suûdî Arabistan'ın Filistin ve Gazze politikasında göstermektedir. Geleneksel dönemde Suûdî kralları, İslâm dünyasındaki meşruiyetlerini korumak adına Filistin davasının en büyük finansal ve siyasi hamilerinden biri olmak zorundaydı; çünkü ulema ve kamuoyu baskısı bu yöndeydi. Ancak gücün tek elde toplanmasıyla birlikte; Stratejik Sessizlik: İşgal ve katliâmlar karşısında somut adımlar atmaktan kaçınan bir Riyâd yönetimi ortaya çıkmıştır. Ulemanın Sessizliği: Resmi saray âlimlerinin, Filistin'de yaşanan insani dramı ve Siyonist genişlemeciliği gündeme getirmek yerine, "Ulü'l-Emre (yöneticiye) İtaat" ve ‘Fitneden Kaçınma’ vaazları vermesi, İslâm dünyasındaki entelektüel hafızada derin bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Bu durum, kutsal toprakların hamiliğini üstlenen bir yapının, küresel sermaye ve ABD güvenlik şemsiyesi uğruna İslâmî dayanışma ruhunu feda etmesi olarak değerlendirilir. Sonuç Müslüman dünyasındaki entelektüel birikim, Suûdî Arabistan’daki mevcut durumu basit bir ‘MODERNLEŞME’ hikâyesi olarak görmeyi reddeder. Ortaya çıkan tablo, asırlık dini-politik dengelerin İMHA edilerek yerine ‘Hiçbir Ahlaki veya Dini Denetimi Kabul Etmeyen Otokratik Bir Pragmatizmin’ ikame edilmesidir. Suûd âilesinin, gücü tekelleştirme uğruna ulemayı marjinalleştirmesi ve bağımsız sesleri susturması, krallığın İslâm dünyası üzerindeki manevi liderlik iddiasına vurulmuş en büyük darbe olarak tarihe geçmektedir.
Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.