Suûd Âilesinin İngiliz Sömürgeciliğiyle İttifakı
Zengin doğal kaynaklara sahip olan Asya ve çevresindeki bölgeler, uzun zamandır Avrupalı gaspçı güçlerin ve küresel yağmacıların odak noktası olagelmiştir.
Fırsat buldukları her an Avrupalı hükûmetler ve Yahudi stratejistler, bölgenin servetini talan etmek amacıyla çeşitli komplolar kurgulamış; darbeler tezgâhlamış, bizzat seçtikleri şahısları iktidara getirmiş, halkın özlemlerini bastırmış ve ulusal kaynakların topyekûn yağmalanmasına girişmişlerdir.
Bu bağlamda, söz konusu gaspçı rejimler yalnızca Müslümanlara karşı bir konum almakla kalmamış, aynı zamanda kendi çıkarlarını gözetme saikiyle birbirlerine karşı savaşlar yürütmüş ve birbirlerini zayıflatmak amacıyla çeşitli entrikalar çevirmişlerdir.
Bu entrika ve çatışmalar, 20. yüzyılın başlarında İngiliz emperyal güçlerinin siyasi ve ekonomik çıkarlarını güvence altına almak üzere Asya'ya girmesiyle zirveye ulaşmıştır.
Nitekim Alman emperyalizminin Irak ve Basra Körfezi'ndeki faaliyetlerinin genişlemesi, İngilizleri bölgeye doğrudan müdahale etmeye itmiştir. Sonuç olarak İngiliz hükûmeti, çıkarlarını korumak ve Alman emperyalizmine karşı koymak amacıyla 1904 yılında Fransız ve Rus emperyal güçleriyle olan anlaşmazlıklarını gidermiş ve Alman gücüne karşı durmak üzere onlarla bir ittifak kurduğunu ilan etmiştir.
1907 yılında İngiltere ve Rusya, Asya'daki Alman nüfûzunu ortadan kaldırmak amacıyla bir anlaşma yaparak İrân ve kontrolleri altındaki diğer mıntıkalarda nüfûz alanlarını fiilen paylaştılar. Bu güç paylaşımı sürecinde, kendi topraklarının güvenlik ve istikrarını sağlama arayışındaki İngiliz hükûmeti, Arabistan'ın Hicaz bölgesinde güçlü ve kendileriyle aynı çizgide bir dayanak noktası oluşturma fikrini geliştirdi.
Bu hedefe ulaşmak ve aynı zamanda Hicaz'da İngiltere yanlısı bir rejim kurarken Osmanlı Hilâfeti'ni zayıflatmak isteyen İngiliz hükûmeti, bölgenin Osmanlı tarafından atanan yöneticisi Mekke Şerifi Hüseyin ile iş birliğine gitti; ona İKTİDAR VAADİNDE BULUNARAK kendisini Osmanlı İmparatorluğu'na karşı isyana ikna etti.
Zira Osmanlı Hilâfeti varlığını güçlü bir şekilde sürdürdüğü sürece, İngiltere de dâhil olmak üzere herhangi bir emperyalist gücün bu hassas bölge üzerinde kontrol sağlaması mümkün değildi.
Bu dönem Osmanlı Hilâfeti'nin, imparatorluğun çeşitli bölgelerinde baş gösteren isyanlar ve huzursuzluklarla da mücadele ettiği bir zamandı.
Nitekim Hicaz'ı yöneten Osmanlı temsilcisi, İngilizlerin entrikalarına kapılarak devlete karşı İSYAN etmeye ikna oldu. İngiliz desteğiyle iktidara gelerek Osmanlı Hilafeti bünyesinde yeni bir bölünmeye daha yol açtı.
İşte bu siyasi çalkantıların ortasında, Suûd Hanedanı'nın atası Suûd bin Muhammed bin Mukrin bin Merhân bin İbrâhîm (مِقْرِن بن مَرْخان بن إبراهيم), Arabistan'ın "ed-Dir’iyye/ الدرعية" bölgesinde kendisine ait küçük bir prenslik kurma fırsatını değerlendirdi.
Vefatının ardından oğlu Muhammed bin Suûd, VEHHÂBİLİĞİ kuran İngiliz ajanı Muhammed bin Abdülvehhâb ile bir sadakat anlaşması yaptı ve her fırsatta birbirlerine yardım edip destek olacaklarına dair yemin ettiler. Nitekim ünlü tarihçi Ahmed bin Zeynî Dehlân/أحمد بن زيني دحلان vaziyeti şöyle anlatmaktadır:
“Dir’iyye hükümdarı Muhammed bin Suûd'un desteğini alan Muhammed bin Abdülvehhâb, nüfûzunu bölge genelinde Mekke'ye kadar genişletti. Nitekim bundan evvel Dir’iyye ve çevresindeki halkın bağlılığını çoktan kazanmış, hatta önde gelen Arap şahsiyetler destek ve itaatlerini sunmak üzere gruplar halinde kendisine gelmeye başlamıştı.
Göçebe Bedevi Araplara karşı da birtakım endişeler taşıyan Abdülvehhâb, kendisine başvuran herkesi ‘TEVHİD’ inancına davet edip ŞİRK’ten uzak durmaya teşvik ederek onları kendi safına çekiyordu. Bir ıslahatçı olarak ortaya çıkıp kamuoyunda ün kazandıktan sonra ise, “Kendisine Biat Etmeyen Herkesi Müslüman Olsa Dahi KÂFİR ve MÜŞRİK” olarak nitelendirdi.
İbn Suûd, Mekke'ye yaklaşık otuz Vahhâbî âliminden oluşan bir heyet gönderdi; görünüşte Hac ibadetini yerine getirmek için gelmişlerdi ancak asıl amaçları halkın desteğini ve biat sözlerini kazanmaktı. Ne var ki grup şehre vardığında, Mekke Emiri onları bir tartışmaya davet ederek sapkın inançlarını açığa çıkardı. Bu olayın ardından Emir tutuklanmaları emrini verdi; bunun sonucunda grubun bazı üyeleri gözaltına alınırken, diğerleri kaçmayı başardı.
Riyâd yöneticisi Dehhâm bin Devvâs/دهام بن دواس, Vahhâbîliğin azılı bir muhalifiydi; bu düşmanlığın şiddeti, Riyâd ile Dir’iyye arasında 27 yıl boyunca yaşanan ve Muhammed bin Suûd’un kardeşleri Faysal ile Suûd’un ölümüyle sonuçlanan çok sayıda kanlı çatışmadan açıkça anlaşılmaktadır.
Muhammed bin Suûd’un ölümünün ardından, aynı zamanda Muhammed bin Abdülvehhâb/محمد بن عبد الوهاب’ın damadı olan acımasız oğlu Abdülazîz bin Muhammed bin Suûd, İbn Vehhâb’ın da desteğiyle DİR’İYYE’de iktidara geldi ve babasının izinden giderek MÜSLÜMANLARIN CANINA VE MALINA ZARAR VERİLMESİNE yol açtı.”
Abdülazîz bin Muhammed İbn Suûd, Arabistan'ın el-Ehsâ’ (الأحساء, el-Hasâ/الحَسا da denir) bölgesine saldırarak oradaki Müslümanların CAN ve MALINA büyük zarar verdi; “Zira İKTİDAR Hırsı ve Muhammed Bin Abdülvehhâb'ın Verdiği Fetvalar, MÜSLÜMAN KANI DÖKMEYİ” meşru kılmıştı. Ünlü Arap tarihçi Osman İbn-i BİŞR, bu olayı şöyle anlatmıştır:
“Necid Emîri, sabah namazının ardından el-Ehsâ’ya doğru bir sefer başlatılmasını emretti. Silahlı birlikleri el-Ehsâ’ya ulaştığında, askerler atlarının üzerinde doğrulup derhal ateş açmaya başladılar. Bu durum karşısında korkuya kapılan pek çok hamile kadın düşük yaptı ve el-Ehsâ şehri ele geçirildi.
Ardından Emîr şehre girdi; dilediğini öldürttü, dilediğini sürgüne gönderdi ve dilediğini hapse attırdı. el-Ehsâ halkına ağır bir CİZYE ve haraçlar yükledi; ÖDEME YAPAMAYAN GENÇLERİN İSE PEK ÇOĞUNU ÖLDÜRTTÜ.
Onlara binlerce dirhem tutarında ağır bir yükümlülük getirdi ve bu meblağı zorla tahsil etti. Sonrasında, kendi adına el-Ehsâ valisi olarak ‘Nâcim’ adında birini atadı ve Necid’e geri döndü.”
Muhammed bin Abdülvehhâb'ın öğretilerinden etkilenen Abdülazîz bin Muhammed bin SUÛD, Hicri 1216 (M. 1801 ve 1802) yılında Irak'ı istila etti; Kerbela'ya ulaştığında şehri kuşattı ve içeri girdikten sonra halka yönelik acımasız bir KATLİÂM gerçekleştirerek erkek, kadın ve çocukları şehit etti. Hz. Hüseyin'in türbesindeki tüm hazineyi yağmaladı. ‘Zarih'i (kabir muhafazasını) yıktı ve türbedeki değerli eserleri talan etti.
Bazı tarihi kayıtlar, Şiî Müslümanların bayramı kutlamak üzere Kerbela ve Irak'ın dört bir yanından Necef'te bir araya geldiği Gadir-i Hum Bayramı sırasında, Abdülazîz'in Vahhâbî güçlerinin bu durumu fırsat bildiğini aktarmaktadır. Güçlü kuvvetli genç erkeklerin yokluğundan yararlanan bu güçler, Kerbela'da geride kalan ÇOCUK, KADIN ve İHTİYARLARI KATLETMİŞ, tüm şehri YAĞMALAMIŞ ve ardından kaçmışlardır.
Bir tahmine göre tek bir günde 3.000 kişi ÖLDÜRÜLMÜŞ; [Târîhu’l-Bilâdi’l-Arabiyye, s.126] başka bir kaynak ise aynı gün içinde 5.000 kişinin kılıçtan geçirildiğini belirtmektedir. [Mevsûatu’l-Atebât, Cilt. 8, s. 273]
Yahudi soyunun bu menfur faaliyetleri, ‘İbn Suûd’ künyesi ve ‘Çöl Şahini’ unvanıyla tanınan Abdülazîz bin Abdurrahmân İbn Faysal Âl SUÛD'un 1902 yılında sahneye çıkışına dek sürdü.
20 yaşındayken Riyâd'a saldırıp şehri ele geçirdi ve böylece ‘Âl Suûd’ bayrağı altında bir yönetimin temellerini ilk kez attı.
Bu zaferin ve devletin temellerinin atılmasındaki pay, 18. yüzyıl şahsiyeti Şeyh Muhammed bin Abdülvehhâb'a da aittir. Zira onun takipçileri, Muhammed bin Suûd ile yaptığı anlaşmaya her daim sadık kalmış ve zorlu süreçlerin tamamında Suûd Âilesinin yanında yer almışlardır.
Buna karşılık Suûd Hanedanı da Muhammed bin Abdülvehhâb'ın öğretilerini benimsemiş; onun doktrinlerini savunarak Necd ve Hicaz bölgelerinde, onun ‘Dînî Ambalaj İçindeki’ FETVALARINA dayalı tuhaf bir Şeriat sistemini uygulamaya koymuştur. Suûd Hanedanı ile İngiliz ajanı ‘Muhammed bin Abdülvehhâb’ arasındaki bu İTTİFAK, günümüzde de varlığını sürdürmektedir.
Günümüzde dahi Muhammed bin Abdülvehhâb'ın soyundan gelenler ve takipçileri, Suûdî Arabistan'ın “Şer'î, Kültürel ve Yargı Sistemlerini” şekillendirip Suûd Âilesine destek sağlamakta; buna karşılık Suûd Âilesi de bu süregelen desteğin bir gereği olarak onların ÇIKARLARINI KORUMAKTA ve ideolojilerini yaymaktadır.
- Devam Edecek -
