ALLÂH'A İBÂDET SAMİMİ OLMALIDIR
ALLÂH'A İBÂDET SAMİMİ OLMALIDIR
“İnsanlardan Kimi ‘Ucundan Kenarından’ Tereddütle ALLÂH’a İbadet Eder.
Eğer Kendisine Bir Hayır Dokunursa, Onunla Tatmin Olup Huzura Kavuşur.
Şayet Başına Bir Kötülük Gelirse Yüz Çevirir.
Dünya ve Âhireti Kaybeder.
İşte Apaçık HÜSRÂN Budur.
(HAC: 11)
&
TEFSİR
{Yüce ALLÂH şöyle buyuruyor:
(İnsanlardan Kimi ‘Ucundan Kenarından’ Tereddütle ALLÂH’a İbadet Eder. / ومن الناس من يعبد الله على حَرْفٍ) Yani o, dinin sınırlarında yer alıp, dinde sağlam bir duruş sergilemez. Tıpkı ordunun uçlarına doğru yönelen biri gibidir: Zaferi Sezerse Kalır, Aksi Takdirde Kaçar. / فإن أحس بظفر قرَّ، وإلا فر. /Fe in Ehasse bi-Zufrin KARRA ve illâ FERRA.
Buhâri'de, İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre:
“Bir Adam vardı ki Medîne’ye geldiğinde; şayet karısı bir erkek çocuk doğurup atları da yavru vermişse, ‘Bu iyi bir dindir’ derdi. Fakat karısı çocuk doğurmamış ve atları da yavru vermemişse, ‘Bu kötü bir dindir’ diye söylenirdi.”
Müteâl olan ALLÂH bu âyette, her türlü (İsyânkar Şeytan/ŞEYTÂNİN MERÎD/ شيطان مريد)’ı [HAC: 3] takip eden, genel argümanlara başvuran kararlı KÂFİRDEN başlayarak, aşağı doğru bir yaklaşım benimsemiştir.
İkincisi, elinde delil veya isbat olmaksızın mücadele eden tartışmacı TAKLİTÇİDİR.
Üçüncüsü de İSLÂM'ı, zayıf bir şekilde kabul eden inkârcıdır.
Cenâb-ı HAK bu üç kategoriyi zıtlarıyla karşılaştırarak âyette şöyle buyurur:
(Kuşkusuz ALLÂH İmân Edip Salih Ameller İşleyenleri Cennetlere Sokar … / اِنَّ اللّٰهَ يُدْخِلُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ) HAC: 23
Ardından Rabbimiz, TEREDDÜT eden kişinin tanımını şu sözlerle tamamlar:
(Eğer Kendisine Bir Hayır Dokunursa / فإِن أصابه خيرٌ) yani dünyevi/SEKÜLER iyilik; bedensel sağlık ve geçim bolluğu gibi konforlu bir hayata kavuşursa (Onunla Tatmin Olup Huzura Kavuşur / اطمأن به). Yani zâhirî/dışsal inançlarında sebat eder. Fakat bu, ‘Hiçbir Şeyden Etkilenmeyen ve Hiçbir Duyguyla Caydırılmayan Müminlerinki Gibi MEMNUN Olmak’ anlamına gelmez.
(Şayet Başına Bir Kötülük Gelirse / وإِن أصابته فتنةٌ): Vücuduna isabet eden bir felaket, geçiminde bir zorluk ya da onu ayartacak başka bir şey, örneğin bedenine, ailesine veya servetine bir zarar gelirse, (Yüz Çevirir / انقلب على وجهه) 'yüzünü en aşağıya döndürür gibi' dinden irtidat edip KÜFRE geri döner. Ya da asıl bulunduğu tarafa rücu eder.
İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre, bu ayet MEDİNE'ye göçmen olarak gelen Bedeviler hakkında indirilmiştir.
Eğer içlerinden biri sağlıklı olur, kısrağı hızlı bir tay doğurur, karısı sıhhatli bir oğlan çocuğu dünyaya getirir ve servetiyle hayvanları artarsa, "Bu dine girdiğimden beri iyilikten başka bir şey görmedim" der ve rahatlardı. Ama durum tam tersi olursa, "Kötülükten başka bir şey yaşamadım ki" der ve dininden uzaklaşırdı.
Ebû Saîd'in rivayetine göre:
“Bir Yahudi İslâm'ı kabul etmişti. Ancak daha sonra bazı talihsizlikler yaşayınca inancına karşı karamsarlaştı. Peygamberimize gidip:
‘- Yaptığımız sözleşmeyi bozarak, beni bu yükten (İslâmdan) kurtarıp serbest bırak!’ dedi.
Peygamber:
‘- İSLÂM, -sözleşme yapılıp bozularak- kendisinden kurtulacak bir şey değildir’ diye cevap verdi. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu.”
(Dünya ve Âhireti Kaybeder / خَسِرَ الدنيا والآخرة)’ek, ilâhî korumasını yitirir. Sapkınlığıyla amellerinin değersizleşmesine neden olup her iki cihanı da heba ve israf eder. Yakub âyette geçen Kaybetti/ خَسِرَ sözcüğünü, şimdiki zaman kipinde "خاسر" olarak okudu.
(İşte Apaçık HÜSRÂN Budur. / ذلك هو الخسران المبين) Öyle açık bir kayıp ki, kimseden gizlenemeyen, benzeri olmayan bariz bir kayıp, inkârı mümkün değil!}
el-BAHRU’l MEDÎD Fî TEFSÎRİ’l-KURÂNİ’l-MECÎD / Ahmed bin ACÎBE
