İŞGALCİ Yahudi Çobanlar: Batı Şeria'daki TERÖR EKİPLERİ (II)
İŞGALCİ Yahudi Çobanlar: Batı Şeria'daki TERÖR EKİPLERİ (II)
FİLİSTİNLİLERE Yönelik Şiddetin Artması Yerleşimcilerin silaha erişiminin genişlemesine paralel olarak, Filistinlilere yönelik şiddetin boyutu da artış göstermiştir.
Resmî Filistin verilerine göre, işgal altındaki Batı Şeria’da yalnızca Şubat ayında İsrâil ordusu ve yerleşimcilerin dâhil olduğu toplam olay sayısı 1965 vakaya ulaşmıştır.
Bu olaylar; “Mülklere ve Tarım Arazilerine Yönelik Saldırılar, Baskınlar, Binaları Yıkma Girişimleri ve Filistinlilere Karşı Ateşli Silah Kullanımı” gibi geniş bir suç yelpazesini kapsamaktadır.
Yaşanan bu kanlı şiddet dalgalarından birinde, aralarında Batı Şeria'nın merkezi konumundaki Ebû Felâh/أبو فلاح'ın da bulunduğu bölgelerde sadece bir hafta içinde sekiz Filistinli hayatını kaybetti; İŞGALCİLERİN doğrudan ateş açması sonucu çok sayıda sivilin yaralandığı kayıtlara geçti.
Bu doğrudan saldırıların yanı sıra, bazı yerleşim yerlerinde ‘Yerel Muhafızlar’ ya da yerel koruma güçleri adı altında yeni yapılar türedi. “Fiilen Paramiliter Bir Kimliğe Bürünen Bu Birimler; Yeni Karakol ve Üslerin Kurulmasında, Bunların Silahlı Korumasının Sağlanmasında ve Filistin Halkına Yönelik Baskıların Yürütülmesinde AKTİF ROL Oynamaktadır.”
Böyle bir tabloda silah, artık sadece belirli bir tehdide karşı kullanılan bir savunma aracı olmaktan tamamen çıkmıştır. Tam aksine sahada yepyeni ve geri dönülemez bir işgal gerçeği inşa etmek için kullanılan yapısal bir çarkın parçası haline gelmiştir.
ŞİDDETİN Özelleştirilmesi
Meselenin en can alıcı boyutlarından biri, ‘Güç Kullanımının Bir Kısmının Resmî Ordu Yapısından Çıkarılarak Silahlı Sivil Gruplara Devredilmesidir.’
Bu modelde, bölgenin genel kontrolünü ve ana omurgasını yine İsrâil rejimi ve ordusu elinde tutmaktadır.
Fakat Filistin halkı üzerindeki baskı ve yıpratma politikasının bir kısmı doğrudan silahlı yerleşimcilere emanet edilir. ‘Böylece Uygulanan Şiddet, Görünüşte Resmî Kurumların Dışındaymış Gibi Sunulur; Oysa Sahada İşgalciler, Polis ve Ordu Arasında Tıkır Tıkır İşleyen Fiilî Bir Eşgüdüm Mevcuttur.’
Ortaya çıkan bu tablonun iki temel sonucu olmaktadır:
İlki, Filistinlilere karşı uygulanan baskı ve zorbalık kapasitesinin katlanarak artması.
İkincisi ise gerçekleştirilen saldırıların hukûkî sorumluluğunu tespit etmenin ve hesap sorabilmenin çok daha zor bir hale getirilmesidir.
Filistinlilerin aleyhine işleyen ayrımcı yasalar yüzünden, resmî askerî güçlerin işlediği suçların bile mevcut hukûkî yapı içinde takip edilmesi neredeyse imkânsızken; silahlı milis gruplarının aynı coğrafyada, resmî güçlerin destek veya koordinasyonuyla hareket etmesi sorumluluk hudutlarını iyice bulanıklaştırmaktadır.
Böyle bir gidişin nihai sonucu ise bugün yerleşimcilerin arkasına sığındığı tam bir ‘Cezasızlık Zırhı’ yaratılmasıdır. Etkili bir denetim ve hesap verebilirlik mekanizması kurulmadan silah sayısının kontrolsüzce artırılması, Filistin halkına yönelik ölümcül şiddetin durmaksızın tırmanmasına yol açmaktadır.
Büyük Çelişki: Filistinlileri SİLAHSIZLANDIRMAK, Yerleşimcileri SİLAHLANDIRMAK
Bu mesele, Gazze’nin geleceğine dair yürütülen tartışmalarla yan yana getirildiğinde çok daha kritik siyasi boyutlar kazanmaktadır.
Bir tarafta, Filistin direnişinin silahsızlandırılması savaş sonrası senaryoların ana eksenlerinden biri haline getirilip gücün meşru kullanım tekelini sağlama zorunluluğundan dem vurulurken; madalyonun diğer yüzünde, işgalcileri silahlandırma furyası tüm hızıyla sürmektedir.
Hatta İsrâil rejimi, Amerika Birleşik Devletleri’nden 24 bin adet saldırı tüfeği satın almak için resmî talepte bulunmuştur. Bu hamle, bazı Amerikalı siyasetçiler ve yetkililer arasında, söz konusu silahların Siyonist yerleşimcilerin eline geçme ihtimaline dair ciddi endişeler doğurmuştur.
Dolayısıyla asıl soru, sadece işgalcilerin eline kaç bin kabza silah verildiği değildir; asıl ve en can alıcı soru, ‘Bu Silahların Gelecekte FİLİSTİN’in Siyasi ve Güvenlik Dengelerinde Nasıl Bir Yer İşgal Edeceğidir.’
HUKÛKÎ Muamma: Filistinlileri Koruma Sorumluluğu Kimde?
Uluslararası hukûk penceresinden bakıldığında da işgal altındaki topraklarda Yahudi yerleşimcilerin silahlandırılması, çok ciddi ve sarsıcı soruları beraberinde getirmektedir.
Uluslararası insancıl hukûkun çizdiği yasal çerçeve uyarınca; işgalci güç, işgal altında yaşayan sivil halkın can güvenliğini sağlamakla mükelleftir ve onları her türlü şiddet eyleminden koruma yükümlülüğü altındadır.
Dolayısıyla, eğer işgalci rejim yerleşimci şiddetinin önüne geçmek yerine onların silaha erişimini körüklüyor ve eş zamanlı olarak bu saldırılara karşı işleyen bir hesap sorabilme mekanizması kurmuyorsa, mesele artık şahısların münferit taşkınlıklarını çoktan aşmış demektir.
Bu tablo; şiddetin kök salmasına ve süreklilik kazanmasına zemin hazırlayan rejimin, kurumsal ve yapısal sorumluluğunu açıkça gözler önüne sermektedir.
Nitekim Uluslararası Adalet Divanı’nın 2024 yılında açıkladığı danışma görüşü de İsrâil rejiminin işgal altındaki Filistin topraklarında yürüttüğü politikaları bütünsel olarak değerlendirmiş; yerleşim birimleri inşasını ve İLHAKA yönelik adımları Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkının açık bir ihlâli olarak nitelendirmiştir.
Bu perspektiften bakıldığında; yerleşimcilerin silahlandırılması eylemini, toprakları gasp etmeye ve coğrafyayı kontrol altına almaya yönelik o geniş işgal mekanizmasından ayrı düşünmek asla mümkün değildir.
SİLAH; Bir Güvenlik Sığınağı mı, Yoksa Coğrafyayı Değiştirme ARACI mı?
Nihayetinde asıl mesele, bu silahların özünde neye hizmet ettiği gerçeğine çıkmaktadır.
Eğer bir silah, sivil bir bireyin eline yalnızca somut ve belirli bir tehdide karşı koyması için veriliyorsa, bu durum meşru müdafaa sınırları içinde değerlendirilebilir.
Ancak aynı silah; Batı Şeria gibi bir iklimde yerleşim birimlerinin mantar gibi çoğalmasıyla, yeni tarım çiftliklerinin kurulmasıyla, toprakların gasp edilmesiyle ve Filistin halkına yönelik saldırıların tırmanmasıyla yan yana geliyorsa, artık onun işlevi sadece ‘GÜVENLİK’ kelimesiyle açıklanamaz.
Böyle Bir Atmosferde SİLAH; “Sahada Yepyeni Bir Fiilî Gerçeklik İnşa Etmeyi Amaçlayan, Güvenliğin, İşgalin ve Zorbalığın Et Tırnak Gibi Birbirine Geçtiği Çok Daha Büyük Bir Projenin Dişlisi Haline Gelmiştir.”
İşte tam da bu yüzden; Gazze ve Batı Şeria’nın geleceğine dair ‘SİLAH TEKELİNİ’ masaya getiren her türlü plan, sadece Filistinlilerin elindeki silahlara odaklanamaz. Bu coğrafyadaki tüm silahların akıbetine dair net ve adil bir cevap sunmak zorundadır.
Eğer güvenlik, harp sonrası düzenlemelerin kapısını açacak yegâne anahtar ise, Batı Şeria ve Kudüs’teki Filistinlilerin güvenliği bu denklemin neresindedir?
Filistin halkını yerleşimci terörüne karşı kim koruyacak; yurtlarından sürülmelerine, mallarının kundaklanmasına ve canlarına kastedilmesine kim engel olacak?
Kendi canları, güvenlikleri ve en temel hakları hoyratça çiğnenirken; adaletin terazisi taraflı çalışıp Filistinlilerden en katı yasal ve insani normlara uymasını bekleyebilir mi?
Eğer uluslararası toplum, güvenliği sağlamak ve savaşın küllerinden yeniden doğmasını engellemek adına Gazze’ye uluslararası bir güç konuşlandırmayı tartışabiliyorsa; Filistinlilerin her geçen gün YERLEŞİMCİ VAHŞETİNE ve işgal rejiminin baskılarına maruz kaldığı Doğu Kudüs dâhil tüm Batı Şeria için neden uluslararası bir koruma gücü ya da denetim mekanizması fikri gündeme getirilmiyor?
Ve nihayetinde, zihinleri kurcalayan o büyük siyasi soru şudur: Direnişi silahsızlandırmanın asıl amacı gerçekten şiddet sarmalına son vermek midir; yoksa Filistinlileri işgale, toprağı kemiren yerleşim birimlerine ve yerleşimci zorbalığına karşı tamamen savunmasız bırakacak şekilde güç dengesini sil baştan dizayn etmek mi?
- DEVAM Edecek -
