DİCLE ELKEKTİRK

Liyakat mi, Sadakat mi?

KIR'ATIM GÜNCEL HABERLER (KIRATIM HABER) - KIR'ATIM GAZETESİ | 02.03.2026 - 16:19, Güncelleme: 02.03.2026 - 16:19
 

Liyakat mi, Sadakat mi?

Son zamanlarda en çok konuşulan kavramlardan biri: liyakat. Neredeyse her sohbetin bir yerinde karşımıza çıkıyor. Özellikle de liyakat ile sadakat karşı karşıya getirildiğinde… Yönetimde tercih hangisi olmalı? Sadakat mi, liyakat mi?
Önce kavramı doğru anlamak gerekir. Liyakat; layık olma, uygunluk, yeterlilik demektir. Bir göreve en ehil, en donanımlı, bilgi ve tecrübe bakımından en uygun kişinin getirilmesi anlamına gelir. Fakat liyakat yalnızca teknik yeterlilikten ibaret değildir. Ahlak, vicdan ve adalet duygusu ile birleşmeyen bilgi; güç üretir ama güven üretmez. Aynı şekilde sadece iyi niyetli olmak da yetmez. Fazilet ile ehliyet bir araya gelmelidir. Bu konuda ibretlik bir örnek vardır. Ashabdan Ebû Zer el-Gıfârî, bir gün Hz.Muhammed’den (A.S) kendisini vali tayin etmesini ister. Oysa Peygamber Efendimiz onu doğruluğu ve sadakatiyle över. Ancak buna rağmen idarecilik görevini uygun görmez. Çünkü ahlaki üstünlük ile yönetim dirayeti farklı şeylerdir. Bu örnek bize açık bir hakikati gösterir: İyi insan olmak başka, işi iyi yapmak başkadır. Tarih sahnesine baktığımızda da benzer bir tablo görürüz. Osmanlı İmparatorluğu’nun yükseliş döneminde görev dağılımında kabiliyetin esas alındığı, soy ve yakınlık ilişkilerinin belirleyici olmadığı sıkça dile getirilir. “Türklerin en büyük düşmanı iltimastır.” sözü boşuna söylenmemiştir. Çünkü torpil; adaleti zedeler, güveni sarsar ve toplumsal enerjiyi tüketir. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’ye atfedilen şu söz meseleyi çarpıcı biçimde özetler: “Özü kötü kimseye bilgi ve ustalık öğretmek, haydut eline kılıç vermek demektir.” Yetkinlik ahlaktan koparsa güç yozlaşır. Makam, ehil olmayanın elinde toplumu yoran bir araca dönüşür. Bu ilke kutsal metinlerde de açıkça vurgulanır. Kur’an-ı Kerim’de, Nisâ Suresi 58. ayette emanetlerin ehline verilmesi ve hükmederken adaletli olunması emredilir. Toplumların huzuru iki temel sütun üzerinde yükselir: emanet ve adalet. Bu iki sütun sarsıldığında düzen de sarsılır. Kamu görevi; bir ayrıcalık değil, bir sorumluluktur. Makam; imkân değil, emanettir. Eğer atamalar bilgi, deneyim ve ehliyet gözetilmeden yapılırsa; sistem aksar, üretim düşer, güven kaybolur. Liyakatten taviz vermek kısa vadede konfor sağlayabilir; fakat uzun vadede bedeli ağır olur. Asıl mesele zihniyettir. Torpile alışmış bir toplumu torpilden vazgeçirmek kolay değildir. Ancak güçlü ve müreffeh bir ülke hayali kuruyorsak, bunun yolu nettir: Emaneti ehline vermek. Sadakat değerlidir. Fakat sadakat, liyakatin yerine geçtiğinde değil; liyakatle birleştiğinde anlam kazanır. Çünkü bir toplumun geleceği, ehil ellere teslim edildiği ölçüde güvence altındadır.
Son zamanlarda en çok konuşulan kavramlardan biri: liyakat. Neredeyse her sohbetin bir yerinde karşımıza çıkıyor. Özellikle de liyakat ile sadakat karşı karşıya getirildiğinde… Yönetimde tercih hangisi olmalı? Sadakat mi, liyakat mi?

Önce kavramı doğru anlamak gerekir. Liyakat; layık olma, uygunluk, yeterlilik demektir. Bir göreve en ehil, en donanımlı, bilgi ve tecrübe bakımından en uygun kişinin getirilmesi anlamına gelir. Fakat liyakat yalnızca teknik yeterlilikten ibaret değildir. Ahlak, vicdan ve adalet duygusu ile birleşmeyen bilgi; güç üretir ama güven üretmez. Aynı şekilde sadece iyi niyetli olmak da yetmez. Fazilet ile ehliyet bir araya gelmelidir.

Bu konuda ibretlik bir örnek vardır. Ashabdan Ebû Zer el-Gıfârî, bir gün Hz.Muhammed’den (A.S) kendisini vali tayin etmesini ister. Oysa Peygamber Efendimiz onu doğruluğu ve sadakatiyle över. Ancak buna rağmen idarecilik görevini uygun görmez. Çünkü ahlaki üstünlük ile yönetim dirayeti farklı şeylerdir. Bu örnek bize açık bir hakikati gösterir: İyi insan olmak başka, işi iyi yapmak başkadır.

Tarih sahnesine baktığımızda da benzer bir tablo görürüz. Osmanlı İmparatorluğu’nun yükseliş döneminde görev dağılımında kabiliyetin esas alındığı, soy ve yakınlık ilişkilerinin belirleyici olmadığı sıkça dile getirilir. “Türklerin en büyük düşmanı iltimastır.” sözü boşuna söylenmemiştir. Çünkü torpil; adaleti zedeler, güveni sarsar ve toplumsal enerjiyi tüketir.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’ye atfedilen şu söz meseleyi çarpıcı biçimde özetler: “Özü kötü kimseye bilgi ve ustalık öğretmek, haydut eline kılıç vermek demektir.” Yetkinlik ahlaktan koparsa güç yozlaşır. Makam, ehil olmayanın elinde toplumu yoran bir araca dönüşür.

Bu ilke kutsal metinlerde de açıkça vurgulanır. Kur’an-ı Kerim’de, Nisâ Suresi 58. ayette emanetlerin ehline verilmesi ve hükmederken adaletli olunması emredilir. Toplumların huzuru iki temel sütun üzerinde yükselir: emanet ve adalet. Bu iki sütun sarsıldığında düzen de sarsılır.

Kamu görevi; bir ayrıcalık değil, bir sorumluluktur. Makam; imkân değil, emanettir. Eğer atamalar bilgi, deneyim ve ehliyet gözetilmeden yapılırsa; sistem aksar, üretim düşer, güven kaybolur. Liyakatten taviz vermek kısa vadede konfor sağlayabilir; fakat uzun vadede bedeli ağır olur.

Asıl mesele zihniyettir. Torpile alışmış bir toplumu torpilden vazgeçirmek kolay değildir. Ancak güçlü ve müreffeh bir ülke hayali kuruyorsak, bunun yolu nettir: Emaneti ehline vermek.

Sadakat değerlidir. Fakat sadakat, liyakatin yerine geçtiğinde değil; liyakatle birleştiğinde anlam kazanır. Çünkü bir toplumun geleceği, ehil ellere teslim edildiği ölçüde güvence altındadır.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.