TRUMP: KENDİ AKLIM VE AHLAKIM VAR, ULUSLARARASI HUKUKA İHTİYACIM YOK

KIR'ATIM GÜNCEL HABERLER (KIRATIM HABER) - KIR'ATIM GAZETESİ | 13.01.2026 - 13:54, Güncelleme: 13.01.2026 - 13:54
 

TRUMP: KENDİ AKLIM VE AHLAKIM VAR, ULUSLARARASI HUKUKA İHTİYACIM YOK

İtalyan yazar Umberto ECO, “Foucault Sarkacı” ve “Gülün Adı” gibi romanlarıyla dünya çapında üne kavuştu.
 Ancak çok daha fazla eser yazmıştı. Örneğin, 1942 yılında “Mussolini'nin Zaferi ve İtalya'nın Ölümsüz Kaderi İçin Ölmek Zorunda mıyız?” başlıklı denemesiyle Ludi JUVENİLES Birinci Eyalet Ödülü’nü kazandığını çok az kişi bilir. O zamanlar on yaşındaydı. Faşist İTALYA'daki tüm çocuklar gibi, o da bu tür algılara sahipti ve bu tür şeyler üzerine düşünmeye çağrılıyordu.             Uzun yıllar sonra, 1995'te ve birçok başka şey duyup öğrenme fırsatı bulduktan sonra, Eco "Il Fascismo Eterno/EBEDİ FAŞİZM başlıklı bir başka makale yayınladı. Günümüzde ve Eco'nun yazdığı gibi, 30 yıl önce de "FAŞİZM"kelimesi aşırı kullanılan bir terim haline geldi.   Kamusal söylemde, temelde hoşlanmadığımız her şeyi tanımlamak için sıklıkla kullanılıyor. Bu esneklik, onu diğer çoğu "-izm"den ayıran içsel bir özelliğinden de kaynaklanıyor:   ‘Kolayca Tanınabilir En Temel İdeolojik İçeriğe Bile Sahip Olmaması.’ Eco, "MUSSOLİNİ'nin ideolojisi yoktu," diye yazıyor, "sadece retoriği vardı."diyor.             “Ebedi Faşizm” adlı eserinde, büyüdüğü İtalyan faşizminden başlayarak, çeşitli bazen birbirinden çok farklı faşist rejimleri değerlendiriyor ve daha geniş bir tanımlamaya ulaşıyor. Buna “İlkel Faşizm”, “Hiperfaşizm” veya “Ebedi Faşizm” diyor. Bu anlamda faşizmin 14 özelliği olduğunu söylüyor.   Bazıları aşikâr, diğerleri daha beklenmedik. Ancak bunların hepsi günümüzdeki birçok toplum ve rejimde kolayca fark edilebilir. Bunlara kısaca tek tek bakalım:   1. Geleneklere olan takıntı, her şeyin "Eski Günlerde" ideal olduğu fikri. Bu yüzden toplumun amacı başka bir yere gitmek değil, geçmişe dönmektir.   Bu, Fransız Devrimi’nden sonraki karşı devrimci Katolik düşüncenin tipik bir özelliğidir.   2. İlerleme ve modern fikirlerin rasyonel gelişimini yozlaşmaya doğru bir iniş olarak gördüğünden reddeder. Ancak Eco bunu, birçok faşist rejimin endüstriyel gücünü sistemlerinin canlılığının kanıtı olarak göstermesi gibi, yüzeysel teknolojik ilerlemenin reddinden ayırır.   3. Düşünce yerine eyleme verilen önem. Bilimin, teorinin ve araştırmanın değersizleştirilmesi. Rol modeller düşünürler değil, yapanlardır.   "Eylem İçin Eylem Kültü", aksiyonun kendi başına değerli olduğunu ve entelektüel düşünme olmaksızın gerçekleştirilmesi gerektiğini dikte eder.   4. Diyaloğun bir araç olarak değerinin düşmesi, boyun eğme talebi, her türlü fikir ayrılığının onaylanmaması.   "Farklı Görüşte Olmak İhanettir." Faşizm, entelektüel söylem ile eleştirel düşünmeyi, eylemin önündeki engeller olarak ve bu tür analizlerin senkretik bir inancın içinde barındırdığı çelişkileri ortaya çıkaracağı korkusuyla değersizleştirir.   5. Faşizmin istismar edip şiddetlendirmeye çalıştığı, genellikle ırkçılık veya yabancı ve göçmenlere karşı bir söylem biçiminde ortaya çıkan "Farklılıktan Korkma" duygusu.   Bu farklı olan her şeye karşı yaygın ve sürekli körüklenen korkudur. Her yerde nefret dili gibi ortak şekillerde ifade bulur.   6. Orta sınıfın kaygılarına ve özellikle de toplumun en yoksul kesiminin hissettiği gerçek veya hayali tehlikelere yapılan vurgu. Düşük sosyal grupların talep ve özlemlerinden kaynaklanan ekonomik baskıdan korkma durumudur.   7. Karanlık komplolara ve hayali dış tehlikeler (yabancı ülkeler, göçmenler) hakkındaki hikâyelere yapılan vurgu.   Bu durum genellikle yabancı düşmanlığına yönelik bir çağrıyı, toplum içinde yaşayan marjinalleştirilmiş grupların sadakatsizlik ve sabotaj korkusuyla birleştirir.   Eco ayrıca Pat Robertson'ın "Yeni Dünya Düzeni/The New World Order" adlı kitabını da komplo takıntısının öne çıkan bir örneği olarak gösterir.   [Konuyu ehemmiyetine binaen, ufak bir parantezde azıcık açalım:   Kitapta Robertson, Amerikan politikasını kontrol eden ve "Temel Amacı Paranın Kontrolünün Bir veya Daha Fazla Özel Mülkiyete Ait Ancak Hükûmet Tarafından Yetkilendirilmiş Merkez Bankasının Elinde Olduğu Tek Bir Dünya Hükûmeti Kurmak Olan" perde arkasındaki bir kuruluşu ifşa etmeyi amaçlıyor.   Bu komplo; İlluminati, Yeni Çağ hareketi, Masonlar, Dış İlişkiler Konseyi, Birleşmiş Milletler ve Üçlü Komisyon gibi unsurları içermektedir.             Robertson ayrıca, bu TEK DÜNYA komplosunun yükselişinin, kıyamet öncesi Hristiyan eskatolojisinin kehanetlerini yerine getirmek için Şeytan tarafından yönlendirildiğini ve bunun kıyamet zamanlarının yaklaştığının bir işareti olduğunu iddia eder.]  8. Tüm bu rejimlerde ortaya çıkan korkunç bir çelişki: Kötü dış düşmanlar son derece yetenekli ve çok tehlikelidir. ‘Bize saldırmaya ve Bizi Yok Etmeye Hazırdırlar,’ ancak ‘Aynı Zamanda Yeteneksiz ve Bizden Aşağıdırlar.’ Netenyahu-Trump ikilisi buna en uygun olan örneklerdir.             Yani retorik olarak düşmanı; "Aynı Anda Hem Çok Güçlü Hem de Çok Zayıf" olarak nitelendirirler. Bir yandan takipçilerinde mağduriyet ve aşağılanma duygusu uyandırmak için bazı gözden düşmüş elitlerin gücünü abartırlar. Öte yandan, bu elitlerin yozlaşmışlığını, ezici bir halk iradesi karşısında nihai zayıflıklarının isbatı olarak gösterirler.  9. Barışın korkaklık ve teslimiyet olarak reddedilmesi. Sürekli savaş halinde olduğumuz fikrinin benimsenmesi.   "PASİFİZM Düşmanla İş Birliğidir" çünkü "Hayat Sürekli Bir Savaştır." Her zaman savaşılacak bir düşman olmalıdır.             Hem Hitler yönetimindeki faşist Almanya hem de Mussolini yönetimindeki İTALYA, önce ülkelerini örgütleyip temizlemekle, daha sonra da kullanmayı amaçladıkları ve kullandıkları savaş makinelerini inşa etmekle uğraştılar.             ALMANYA, Versay Antlaşması'nın askerî güç oluşturmama kısıtlamalarına rağmen bunu yaptı. Bu ilke, faşizmin içinde temel bir çelişkiye yol açar: ‘Nihai zafer ile sürekli savaşın bağdaşmaması.’ 10. Zayıf ve çaresizlere -her türlü zayıflığa- duyulan küçümseme, bir başka çelişkiyi oluşturur. Çünkü bu rejimlerin aynı zamanda güçlü ‘ELİTLERE’ karşı da yöneltilmiş olması beklenir.   "Zayıflara Karşı Duyulan Küçümseme", rahatsız edici bir şekilde şovenist bir halk elitizmiyle birleşmiştir. Bu elitizmde toplumun her üyesi, iç gruba ait olması sebebiyle dışarıdakilerden üstündür.   Eco, bu tutumlarda, faşist siyasetin temelde hiyerarşik yapısındaki derin bir gerilimin kökenini görür. Zira bu tutumlar, üstleri astlarını hor görmeye teşvik etmektedir. 11. Ölümün kahramanca bir eylem olarak fetişleştirilmesi.           ‘Herkes Kahraman Olmak Üzere Eğitiliyor.’ Bu da ölüm kültünün benimsenmesine yol açıyor. Eco'nun gözlemlediği gibi, ‘İlk Faşist Kahraman Ölmek İçin Sabırsızdır. Bu Sabırsızlığı Nedeniyle, Daha Sık Başkalarını Ölüme Gönderir.’ 12. Şiddetin fetişleştirilmesi. Yazarın da belirttiği gibi, “Savaş ve Kahramanlığın Gerçek ve Zorlu Emeğini, Erkeklik Alanına Aktarmak” yoluyla gerçekleşir. Fiziksel şiddetin özellikleriyle tezahür eden güç, ‘ERKEKSİ’ olarak değerlendirilen karakter özellikleri ve yaygın cinsiyetçilik karakteristik özelliklerdir. ‘Maçoluk’, sürekli savaş ve kahramanlığın zorlu işini, cins alanına yücelten bir anlayıştır. Faşistler bu nedenle kadınları küçümserler. 13. “Seçici popülizm/ Selective populism”. Tanımlandığı gibi, ‘halkı’ ortak bir iradeye sahip, yekpare bir varlık olarak görür.           Hiçbir halk kitlesi gerçekten oy birliği içinde olamayacağından, führer kendini halkın iradesinin yorumlayıcısı olarak gösterir. Ancak bu anlatı, halkın ortak iradesini yorumlama sorumluluğunu otomatik olarak kendi üzerine yüklemekten başka bir amaçla var olmamıştır. 14. "Yenidil". Buna Orwellvari "Yenidil" de diyebiliriz. Terim ve kelimelerin çarpıtılması, böylece ‘GERÇEĞİN’ kendisinin artık yalnızca rejimin sorumluluğunda olması. Faşizm, ‘YENİDİL’i eleştirel düşünmeyi sınırlamak amacıyla yoksullaştırılmış bir kelime dağarcığı olarak kullanır ve teşvik eder.           Elbette, bir rejimin "faşist" olarak nitelendirilmesi için bu özelliklerin hepsine sahip olması gerekmez. Ancak Eco'ya göre, bunlardan birini sergilemesi bile faşizmin yeşermesi için verimli bir zemin oluşturmaya yeterlidir.           1995'te, makalesini yazdığı sırada, Doğu Avrupa'daki otoriter rejimler yeni yıkılmıştı. Demokrasi yayılıyordu ve küreselleşme yüz milyonlarca Asyalıyı aşırı yoksulluktan kurtarıyordu. Farklı bir dünyaydı. Yine de Umberto ECO şu uyarıda bulunmuştu: “Ebedi Faşizm Geri Dönebilir. Bizim Görevimiz Onu İfşa Etmek, Her Gün, Dünyanın Her Köşesinde Yeni Biçimlerinin Her Birini İşaret Etmektir.”
İtalyan yazar Umberto ECO, “Foucault Sarkacı” ve “Gülün Adı” gibi romanlarıyla dünya çapında üne kavuştu.

 Ancak çok daha fazla eser yazmıştı. Örneğin, 1942 yılında “Mussolini'nin Zaferi ve İtalya'nın Ölümsüz Kaderi İçin Ölmek Zorunda mıyız?” başlıklı denemesiyle Ludi JUVENİLES Birinci Eyalet Ödülü’nü kazandığını çok az kişi bilir. O zamanlar on yaşındaydı. Faşist İTALYA'daki tüm çocuklar gibi, o da bu tür algılara sahipti ve bu tür şeyler üzerine düşünmeye çağrılıyordu.
            Uzun yıllar sonra, 1995'te ve birçok başka şey duyup öğrenme fırsatı bulduktan sonra, Eco "Il Fascismo Eterno/EBEDİ FAŞİZM başlıklı bir başka makale yayınladı. Günümüzde ve Eco'nun yazdığı gibi, 30 yıl önce de "FAŞİZM"kelimesi aşırı kullanılan bir terim haline geldi.
  Kamusal söylemde, temelde hoşlanmadığımız her şeyi tanımlamak için sıklıkla kullanılıyor. Bu esneklik, onu diğer çoğu "-izm"den ayıran içsel bir özelliğinden de kaynaklanıyor:
  ‘Kolayca Tanınabilir En Temel İdeolojik İçeriğe Bile Sahip Olmaması.’ Eco, "MUSSOLİNİ'nin ideolojisi yoktu," diye yazıyor, "sadece retoriği vardı."diyor.
            “Ebedi Faşizm” adlı eserinde, büyüdüğü İtalyan faşizminden başlayarak, çeşitli bazen birbirinden çok farklı faşist rejimleri değerlendiriyor ve daha geniş bir tanımlamaya ulaşıyor. Buna “İlkel Faşizm”, “Hiperfaşizm” veya “Ebedi Faşizm” diyor. Bu anlamda faşizmin 14 özelliği olduğunu söylüyor.
  Bazıları aşikâr, diğerleri daha beklenmedik. Ancak bunların hepsi günümüzdeki birçok toplum ve rejimde kolayca fark edilebilir. Bunlara kısaca tek tek bakalım:
  1. Geleneklere olan takıntı, her şeyin "Eski Günlerde" ideal olduğu fikri. Bu yüzden toplumun amacı başka bir yere gitmek değil, geçmişe dönmektir.
  Bu, Fransız Devrimi’nden sonraki karşı devrimci Katolik düşüncenin tipik bir özelliğidir.
  2. İlerleme ve modern fikirlerin rasyonel gelişimini yozlaşmaya doğru bir iniş olarak gördüğünden reddeder. Ancak Eco bunu, birçok faşist rejimin endüstriyel gücünü sistemlerinin canlılığının kanıtı olarak göstermesi gibi, yüzeysel teknolojik ilerlemenin reddinden ayırır.
  3. Düşünce yerine eyleme verilen önem. Bilimin, teorinin ve araştırmanın değersizleştirilmesi. Rol modeller düşünürler değil, yapanlardır.
  "Eylem İçin Eylem Kültü", aksiyonun kendi başına değerli olduğunu ve entelektüel düşünme olmaksızın gerçekleştirilmesi gerektiğini dikte eder.
  4. Diyaloğun bir araç olarak değerinin düşmesi, boyun eğme talebi, her türlü fikir ayrılığının onaylanmaması.
  "Farklı Görüşte Olmak İhanettir." Faşizm, entelektüel söylem ile eleştirel düşünmeyi, eylemin önündeki engeller olarak ve bu tür analizlerin senkretik bir inancın içinde barındırdığı çelişkileri ortaya çıkaracağı korkusuyla değersizleştirir.
  5. Faşizmin istismar edip şiddetlendirmeye çalıştığı, genellikle ırkçılık veya yabancı ve göçmenlere karşı bir söylem biçiminde ortaya çıkan "Farklılıktan Korkma" duygusu.
  Bu farklı olan her şeye karşı yaygın ve sürekli körüklenen korkudur. Her yerde nefret dili gibi ortak şekillerde ifade bulur.
  6. Orta sınıfın kaygılarına ve özellikle de toplumun en yoksul kesiminin hissettiği gerçek veya hayali tehlikelere yapılan vurgu. Düşük sosyal grupların talep ve özlemlerinden kaynaklanan ekonomik baskıdan korkma durumudur.
  7. Karanlık komplolara ve hayali dış tehlikeler (yabancı ülkeler, göçmenler) hakkındaki hikâyelere yapılan vurgu.
  Bu durum genellikle yabancı düşmanlığına yönelik bir çağrıyı, toplum içinde yaşayan marjinalleştirilmiş grupların sadakatsizlik ve sabotaj korkusuyla birleştirir.
  Eco ayrıca Pat Robertson'ın "Yeni Dünya Düzeni/The New World Order" adlı kitabını da komplo takıntısının öne çıkan bir örneği olarak gösterir.
  [Konuyu ehemmiyetine binaen, ufak bir parantezde azıcık açalım:
  Kitapta Robertson, Amerikan politikasını kontrol eden ve "Temel Amacı Paranın Kontrolünün Bir veya Daha Fazla Özel Mülkiyete Ait Ancak Hükûmet Tarafından Yetkilendirilmiş Merkez Bankasının Elinde Olduğu Tek Bir Dünya Hükûmeti Kurmak Olan" perde arkasındaki bir kuruluşu ifşa etmeyi amaçlıyor.
  Bu komplo; İlluminati, Yeni Çağ hareketi, Masonlar, Dış İlişkiler Konseyi, Birleşmiş Milletler ve Üçlü Komisyon gibi unsurları içermektedir.
            Robertson ayrıca, bu TEK DÜNYA komplosunun yükselişinin, kıyamet öncesi Hristiyan eskatolojisinin kehanetlerini yerine getirmek için Şeytan tarafından yönlendirildiğini ve bunun kıyamet zamanlarının yaklaştığının bir işareti olduğunu iddia eder.]
 8. Tüm bu rejimlerde ortaya çıkan korkunç bir çelişki: Kötü dış düşmanlar son derece yetenekli ve çok tehlikelidir. ‘Bize saldırmaya ve Bizi Yok Etmeye Hazırdırlar,’ ancak ‘Aynı Zamanda Yeteneksiz ve Bizden Aşağıdırlar.’ Netenyahu-Trump ikilisi buna en uygun olan örneklerdir.
            Yani retorik olarak düşmanı; "Aynı Anda Hem Çok Güçlü Hem de Çok Zayıf" olarak nitelendirirler. Bir yandan takipçilerinde mağduriyet ve aşağılanma duygusu uyandırmak için bazı gözden düşmüş elitlerin gücünü abartırlar. Öte yandan, bu elitlerin yozlaşmışlığını, ezici bir halk iradesi karşısında nihai zayıflıklarının isbatı olarak gösterirler.
 9. Barışın korkaklık ve teslimiyet olarak reddedilmesi. Sürekli savaş halinde olduğumuz fikrinin benimsenmesi.
  "PASİFİZM Düşmanla İş Birliğidir" çünkü "Hayat Sürekli Bir Savaştır." Her zaman savaşılacak bir düşman olmalıdır.
            Hem Hitler yönetimindeki faşist Almanya hem de Mussolini yönetimindeki İTALYA, önce ülkelerini örgütleyip temizlemekle, daha sonra da kullanmayı amaçladıkları ve kullandıkları savaş makinelerini inşa etmekle uğraştılar.
            ALMANYA, Versay Antlaşması'nın askerî güç oluşturmama kısıtlamalarına rağmen bunu yaptı. Bu ilke, faşizmin içinde temel bir çelişkiye yol açar: ‘Nihai zafer ile sürekli savaşın bağdaşmaması.’
10. Zayıf ve çaresizlere -her türlü zayıflığa- duyulan küçümseme, bir başka çelişkiyi oluşturur. Çünkü bu rejimlerin aynı zamanda güçlü ‘ELİTLERE’ karşı da yöneltilmiş olması beklenir.
  "Zayıflara Karşı Duyulan Küçümseme", rahatsız edici bir şekilde şovenist bir halk elitizmiyle birleşmiştir. Bu elitizmde toplumun her üyesi, iç gruba ait olması sebebiyle dışarıdakilerden üstündür.
  Eco, bu tutumlarda, faşist siyasetin temelde hiyerarşik yapısındaki derin bir gerilimin kökenini görür. Zira bu tutumlar, üstleri astlarını hor görmeye teşvik etmektedir.
11. Ölümün kahramanca bir eylem olarak fetişleştirilmesi.
          ‘Herkes Kahraman Olmak Üzere Eğitiliyor.’ Bu da ölüm kültünün benimsenmesine yol açıyor. Eco'nun gözlemlediği gibi, ‘İlk Faşist Kahraman Ölmek İçin Sabırsızdır. Bu Sabırsızlığı Nedeniyle, Daha Sık Başkalarını Ölüme Gönderir.’

12. Şiddetin fetişleştirilmesi. Yazarın da belirttiği gibi, “Savaş ve Kahramanlığın Gerçek ve Zorlu Emeğini, Erkeklik Alanına Aktarmak” yoluyla gerçekleşir. Fiziksel şiddetin özellikleriyle tezahür eden güç, ‘ERKEKSİ’ olarak değerlendirilen karakter özellikleri ve yaygın cinsiyetçilik karakteristik özelliklerdir.
‘Maçoluk’, sürekli savaş ve kahramanlığın zorlu işini, cins alanına yücelten bir anlayıştır. Faşistler bu nedenle kadınları küçümserler.
13. “Seçici popülizm/ Selective populism”. Tanımlandığı gibi, ‘halkı’ ortak bir iradeye sahip, yekpare bir varlık olarak görür.
          Hiçbir halk kitlesi gerçekten oy birliği içinde olamayacağından, führer kendini halkın iradesinin yorumlayıcısı olarak gösterir. Ancak bu anlatı, halkın ortak iradesini yorumlama sorumluluğunu otomatik olarak kendi üzerine yüklemekten başka bir amaçla var olmamıştır.
14. "Yenidil". Buna Orwellvari "Yenidil" de diyebiliriz. Terim ve kelimelerin çarpıtılması, böylece ‘GERÇEĞİN’ kendisinin artık yalnızca rejimin sorumluluğunda olması.
Faşizm, ‘YENİDİL’i eleştirel düşünmeyi sınırlamak amacıyla yoksullaştırılmış bir kelime dağarcığı olarak kullanır ve teşvik eder.
          Elbette, bir rejimin "faşist" olarak nitelendirilmesi için bu özelliklerin hepsine sahip olması gerekmez. Ancak Eco'ya göre, bunlardan birini sergilemesi bile faşizmin yeşermesi için verimli bir zemin oluşturmaya yeterlidir.
          1995'te, makalesini yazdığı sırada, Doğu Avrupa'daki otoriter rejimler yeni yıkılmıştı. Demokrasi yayılıyordu ve küreselleşme yüz milyonlarca Asyalıyı aşırı yoksulluktan kurtarıyordu. Farklı bir dünyaydı. Yine de Umberto ECO şu uyarıda bulunmuştu:
“Ebedi Faşizm Geri Dönebilir. Bizim Görevimiz Onu İfşa Etmek, Her Gün, Dünyanın Her Köşesinde Yeni Biçimlerinin Her Birini İşaret Etmektir.”

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.