Abdulbasıt BARIK
Köşe Yazarı
Abdulbasıt BARIK
 

Kimi Rab Ediniyoruz?

İnsanın hayatını şekillendiren yalnızca öğrendiği bilgiler değildir. Asıl mesele, öğrendiği bilgilerle kim tarafından ve hangi değerler doğrultusunda yetiştirildiğidir. Çünkü eğitim, sadece zihne bilgi yüklemek değil; insanın karakterini, davranışlarını, tercihlerini ve hayata bakışını da biçimlendirmektir. Tam da burada “terbiye” kavramı üzerinde düşünmek gerekiyor. Terbiye kelimesinin kökü “Rab” kavramıyla ilişkilidir. Rab; sahip olan, gözeten, yetiştiren, eğiten, yöneten ve varlıkların ihtiyaçlarını karşılayan anlamları taşır. Kur’an’ın ifadesiyle “Âlemlerin Rabbi Allah’tır.” O, göklerin ve yerin, insanın ve bütün varlıkların Rabbidir. Bütün varlıklar O’na muhtaçtır. İnsan da bundan müstağni değildir. Öyleyse Allah’ı “Rabbimiz” olarak kabul etmek, sadece dilimizle söylediğimiz bir cümle midir; yoksa hayatımızı gerçekten O’nun terbiyesine bırakmak mıdır? Nebi'yi kim yetiştirdi? Hz. Muhammed’in (a.s.) risaletinin ilk yıllarında kendisine gelen vahiylerde “Rab” kavramının özel bir ağırlığı vardır. Çünkü Allah, Resulünü yalnız bırakmadığını; onu gözettiğini, eğittiğini, yönlendirdiğini ve yetiştirdiğini bildiriyordu. Yetimken onu barındırdı. Yoksulken ihtiyaçlarını giderdi. Yol ararken ona vahiy ile rehberlik etti. Sıkıntılar karşısında sabır ve sebat verdi. Müşriklerin baskıları karşısında onu teselli etti ve yolundan ayrılmamasını istedi. Kur’an’da şöyle buyurulur: “Rabbinden sana vahyedilene uy ve Allah’ın hükmü gelinceye kadar sabret. Allah, en hayırlı olan hükmü verecektir.” (Yûnus 109) Bir başka ayette ise: “Sen onlar üzerinde bir zorba değilsin. O hâlde benim tehdidimden korkanlara Kur’an ile öğüt ver.” (Kaf 45) Demek ki Nebi’yi yetiştiren, yönlendiren ve ona istikamet veren Rabbiydi. O halde şu soru kaçınılmazdır: Allah’ı Rabbi olarak kabul eden bir müminin terbiyesinin temel kaynağı ne olmalıdır? Rabbim Allah ise, eğitimimin kaynağı nedir? Bugün “Rabbim Allah’tır” demek konusunda herhangi bir tereddüt yaşamıyoruz. Fakat bu sözün hayatımızdaki karşılığı üzerinde aynı ölçüde düşünüyor muyuz? Allah’ı Rabbimiz kabul ediyoruz; fakat hayatımızı şekillendiren mesajların kaynağına baktığımızda ne görüyoruz?Kararlarımızı hangi değerler belirliyor?Ahlak anlayışımızı kim oluşturuyor?Başarı ölçümüz nedir?İnsanlara nasıl davranacağımızı nereden öğreniyoruz?Neyi sevip neden nefret edeceğimize kim karar veriyor?İhtiyaçlarımızı ve arzularımızı nasıl yöneteceğimizi hangi ölçüler belirliyor?Kısacası, hayatımızı kimin mesajları biçimlendiriyor?İşte asıl mesele burada başlıyor. Çünkü bir insanın Rabbi, yalnızca sıkıntıya düştüğünde kendisine dua ettiği varlık değildir. Rab; insanın hayatını yönlendiren, ona doğruyu ve yanlışı gösteren, ahlakını ve davranışlarını şekillendiren mercidir. Terbiye yalnızca okulda verilen bir ders değildir Bugün eğitim denildiğinde çoğu zaman aklımıza okul, sınav, diploma, meslek ve akademik başarı geliyor. Elbette bunların hepsi önemlidir. Fakat insanı yalnızca bilgi bakımından yetiştirip karakter bakımından kendi haline bırakmak, eğitimin önemli bir boyutunu eksik bırakmaktır. Bir öğrencinin matematikten yüksek not alması onun adaletli olduğunu göstermez. Bir insanın üniversite bitirmesi, emanete sadık olduğunu garanti etmez. Birinin çok şey bilmesi, doğru sözlü olduğunu ispatlamaz. Başarılı bir meslek hayatı, merhametli bir insan olmanın ölçüsü değildir. İşte bu nedenle eğitimde “talim” ile “terbiye” arasındaki dengeyi yeniden düşünmek zorundayız. Eskiden karnelerde “hal ve gidişat” gibi ifadelerle öğrencinin davranışlarına da dikkat çekilirdi. Bugün ise eğitim sisteminin büyük ölçüde sınav sonuçları, akademik başarı ve performans üzerinden değerlendirilmesi, insanın ahlaki gelişiminin geri planda kalmasına yol açabilmektedir. Oysa insan sadece bilen değil, bildiğini doğru biçimde yaşayan bir varlıktır. Rabbani terbiyenin ölçüsü nedir? Kur’an’ın ortaya koyduğu ahlaki ilkeler, Rabbani terbiyenin temel çerçevesini oluşturur. Rabbimiz bizden;adaletliolmamızı,doğruluktanayrılmamamızı,verdiğimiz sözleri tutmamızı,emanetlerikorumamızı,merhametlidavranmamızı,muhtaçlarlapaylaşmamızı,güzel söz söylememizi,iyilikyapmamızı,zorluklar karşısında sabırlı ve metanetli olmamızı,tevazu sahibi olmamızı,insan onuruna yakışır bir hayat sürmemizi istemektedir. Bunun yanında fahşadan, zulümden, haddi aşmaktan, bozgunculuktan, cana kıymaktan, haksız kazançtan, rüşvetten, aldatmadan, iftiradan, gıybetten, kinden, kötü zandan, kibirden, alay etmekten, küçümsemekten, hasetten, riyadan, nifaktan, kusur araştırmaktan, israftan ve cimrilikten uzak durmamızı istemektedir.Bunlar yalnızca teorik ahlak kuralları değildir. Bunlar insanın kim olduğunu gösteren hayat ölçüleridir. Dolayısıyla Rabbani eğitim, camide anlatılan bir vaazla başlayıp kapıdan çıkınca sona eren bir eğitim değildir.Evde,okulda,ticarette,yönetimde,siyasette,sosyalilişkilerde,işhayatında,komşulukta,aileiçinde,kısacası hayatın tamamında kendisini göstermelidir. Camiden çıkan insan neden değişmiyor?Burada hepimizin kendimize sorması gereken zor bir soru var: Yıllarca Kur’an okuduğumuz, vaazlar dinlediğimiz, hutbelerde nasihatler işittiğimiz halde neden ahlakımızda aynı ölçüde bir dönüşüm gerçekleşmiyor?Neden doğruluk konusunda hassas olduğumuzu söylerken çıkarımıza dokunduğunda farklı davranabiliyoruz?Neden adaleti savunurken kendi yakınımız söz konusu olduğunda ölçüyü değiştirebiliyoruz?Neden emanetten söz ederken başkasının hakkını kolayca ihlal edebiliyoruz? Neden merhametten bahsederken bize karşı hata yapanlara karşı acımasızlaşabiliyoruz? Sorun belki de Kur’an’ın ne söylediğini bilmememizden çok, onu hayatımızın gerçek ölçüsü haline getirmememizdir.Çünkü bilgi insanı değiştirmeyebilir.İnsanı değiştiren, bilginin hayata geçirilmesidir. Kimi örnek alıyoruz?Bugün gençlerimizin zihni ve hayatı çok sayıda mesajın etkisi altında. Televizyonlar, sosyal medya, dijital platformlar, reklamlar, popüler kültür, çevremizdeki insanlar ve tüketim alışkanlıkları sürekli olarak bize nasıl yaşamamız gerektiğini söylüyor. Ne giyeceğimizden ne satın alacağımıza,neyi değerli göreceğimizden neyi başarı kabul edeceğimize kadar pek çok konuda görünür ve görünmez mesajlarla karşı karşıyayız. Böyle bir ortamda asıl soru şudur:Çocuklarımızı ve gençlerimizi kim eğitiyor? Onların değer dünyasını Kur’an’ın ortaya koyduğu ilkeler mi şekillendiriyor, yoksa hayatın başka aktörleri mi?Elbette mesele, dünyadaki her gelişmeyi veya Batı toplumlarını toptan reddetmek değildir. Mesele, insanın kendi değer ölçülerini kaybedip kaybetmediğidir. Bir mümin, başka toplumların biliminden, teknolojisinden ve tecrübesinden yararlanabilir. Fakat hayatının temel ahlaki ölçülerini nereye dayandırdığını unutmamalıdır. Dua ile hayat arasındaki çelişki Belki de üzerinde en fazla düşünmemiz gereken nokta burasıdır. Darda kaldığımızda “Allah’ım!” diyoruz. Hastalandığımızda O’na yöneliyoruz. Bir sıkıntıyla karşılaştığımızda ellerimizi açıyoruz. Bir kayıp yaşadığımızda Rabbimize sığınıyoruz. Bunların hepsi insanın Allah’a muhtaç olduğunu gösteren samimi davranışlar olabilir. Fakat hayatımızın geri kalanında O’nun mesajlarını dikkate almıyorsak ciddi bir çelişki ortaya çıkmaz mı? Allah’tan yardım isterken Allah’ın gösterdiği yoldan uzak durmak… Allah’tan bereket isterken haksız kazanca yönelmek… Allah’tan huzur isterken başkalarının hakkını çiğnemek… Allah’tan adalet beklerken kendimiz adaletten uzaklaşmak… Allah’tan merhamet beklerken başkalarına merhametsiz davranmak… Bütün bunlar üzerinde yeniden düşünmemiz gereken çelişkilerdir. Dua elbette kulun Rabbine yönelişidir. Ancak duanın samimiyeti, insanın hayatındaki yönelişinden bağımsız düşünülemez. Asıl mesele: “Rabbim” demekAllah’ı yaratıcı kabul etmek ile O’nu Rab olarak kabul etmek birbirinden kopuk değildir.“Rabbim Allah’tır” diyen insan, hayatını da Rabbinden gelen ölçülerle şekillendirme çabasında olmalıdır.Çünkü Rabbani terbiye; sadece Allah hakkında bilgi sahibi olmak değildir. Rabbani terbiye;doğruyu bilmek ve doğruyu yaşamak,adaleti bilmek ve adaletli olmak,emaneti bilmek ve emanete sahip çıkmak,merhameti bilmek ve merhamet göstermek,haramı bilmek ve ondan uzak durmak,hakkı bilmek ve hakkın yanında durmaktır. Bu nedenle hepimizin kendisine sorması gereken soru aslında çok basittir:“Ben kimin terbiyesi altında yaşıyorum?”Hayatımı hangi mesajlar şekillendiriyor?Değerlerimi kim belirliyor?Öfkelendiğimde beni ne durduruyor?Çıkarımla hak arasında kaldığımda hangisini tercih ediyorum?Güç elimdeyken adaleti koruyabiliyor muyum?Kimsenin görmediği yerde de doğru davranıyor muyum?Muhtaç bir insanla karşılaştığımda ne yapıyorum? Kısacası, dilimle “Rabbim Allah” derken hayatım da bunu doğruluyor mu?Belki de bugün en fazla ihtiyaç duyduğumuz muhasebe budur. Çünkü insanın gerçek Rabbi, yalnızca dilindeki ifadelerde değil, hayatını yönlendiren ölçülerde kendisini gösterir.Öyleyse herkes kendi hayatına dönüp bir kez daha bakmalı: Kimi Rab ediniyorum?Kimin mesajlarıyla yaşıyorum?Kimin ölçülerine göre karar veriyorum?Ve en önemlisi:Rabbim Allah ise, O’nun terbiyesine ne kadar teslim oluyorum?
Ekleme Tarihi: 02 Ekim 2026 -Cuma

Kimi Rab Ediniyoruz?

İnsanın hayatını şekillendiren yalnızca öğrendiği bilgiler değildir. Asıl mesele, öğrendiği bilgilerle kim tarafından ve hangi değerler doğrultusunda yetiştirildiğidir. Çünkü eğitim, sadece zihne bilgi yüklemek değil; insanın karakterini, davranışlarını, tercihlerini ve hayata bakışını da biçimlendirmektir.

Tam da burada “terbiye” kavramı üzerinde düşünmek gerekiyor.

Terbiye kelimesinin kökü “Rab” kavramıyla ilişkilidir. Rab; sahip olan, gözeten, yetiştiren, eğiten, yöneten ve varlıkların ihtiyaçlarını karşılayan anlamları taşır. Kur’an’ın ifadesiyle “Âlemlerin Rabbi Allah’tır.” O, göklerin ve yerin, insanın ve bütün varlıkların Rabbidir.

Bütün varlıklar O’na muhtaçtır. İnsan da bundan müstağni değildir.

Öyleyse Allah’ı “Rabbimiz” olarak kabul etmek, sadece dilimizle söylediğimiz bir cümle midir; yoksa hayatımızı gerçekten O’nun terbiyesine bırakmak mıdır?

Nebi'yi kim yetiştirdi?

Hz. Muhammed’in (a.s.) risaletinin ilk yıllarında kendisine gelen vahiylerde “Rab” kavramının özel bir ağırlığı vardır. Çünkü Allah, Resulünü yalnız bırakmadığını; onu gözettiğini, eğittiğini, yönlendirdiğini ve yetiştirdiğini bildiriyordu.

Yetimken onu barındırdı.

Yoksulken ihtiyaçlarını giderdi.

Yol ararken ona vahiy ile rehberlik etti.

Sıkıntılar karşısında sabır ve sebat verdi.

Müşriklerin baskıları karşısında onu teselli etti ve yolundan ayrılmamasını istedi.

Kur’an’da şöyle buyurulur:

“Rabbinden sana vahyedilene uy ve Allah’ın hükmü gelinceye kadar sabret. Allah, en hayırlı olan hükmü verecektir.” (Yûnus 109)

Bir başka ayette ise:

“Sen onlar üzerinde bir zorba değilsin. O hâlde benim tehdidimden korkanlara Kur’an ile öğüt ver.” (Kaf 45)

Demek ki Nebi’yi yetiştiren, yönlendiren ve ona istikamet veren Rabbiydi.

O halde şu soru kaçınılmazdır:

Allah’ı Rabbi olarak kabul eden bir müminin terbiyesinin temel kaynağı ne olmalıdır?

Rabbim Allah ise, eğitimimin kaynağı nedir?

Bugün “Rabbim Allah’tır” demek konusunda herhangi bir tereddüt yaşamıyoruz. Fakat bu sözün hayatımızdaki karşılığı üzerinde aynı ölçüde düşünüyor muyuz?

Allah’ı Rabbimiz kabul ediyoruz; fakat hayatımızı şekillendiren mesajların kaynağına baktığımızda ne görüyoruz?Kararlarımızı hangi değerler belirliyor?Ahlak anlayışımızı kim oluşturuyor?Başarı ölçümüz nedir?İnsanlara nasıl davranacağımızı nereden öğreniyoruz?Neyi sevip neden nefret edeceğimize kim karar veriyor?İhtiyaçlarımızı ve arzularımızı nasıl yöneteceğimizi hangi ölçüler belirliyor?Kısacası, hayatımızı kimin mesajları biçimlendiriyor?İşte asıl mesele burada başlıyor.

Çünkü bir insanın Rabbi, yalnızca sıkıntıya düştüğünde kendisine dua ettiği varlık değildir. Rab; insanın hayatını yönlendiren, ona doğruyu ve yanlışı gösteren, ahlakını ve davranışlarını şekillendiren mercidir.

Terbiye yalnızca okulda verilen bir ders değildir

Bugün eğitim denildiğinde çoğu zaman aklımıza okul, sınav, diploma, meslek ve akademik başarı geliyor.

Elbette bunların hepsi önemlidir. Fakat insanı yalnızca bilgi bakımından yetiştirip karakter bakımından kendi haline bırakmak, eğitimin önemli bir boyutunu eksik bırakmaktır.

Bir öğrencinin matematikten yüksek not alması onun adaletli olduğunu göstermez.

Bir insanın üniversite bitirmesi, emanete sadık olduğunu garanti etmez.

Birinin çok şey bilmesi, doğru sözlü olduğunu ispatlamaz.

Başarılı bir meslek hayatı, merhametli bir insan olmanın ölçüsü değildir.

İşte bu nedenle eğitimde “talim” ile “terbiye” arasındaki dengeyi yeniden düşünmek zorundayız.

Eskiden karnelerde “hal ve gidişat” gibi ifadelerle öğrencinin davranışlarına da dikkat çekilirdi. Bugün ise eğitim sisteminin büyük ölçüde sınav sonuçları, akademik başarı ve performans üzerinden değerlendirilmesi, insanın ahlaki gelişiminin geri planda kalmasına yol açabilmektedir.

Oysa insan sadece bilen değil, bildiğini doğru biçimde yaşayan bir varlıktır.

Rabbani terbiyenin ölçüsü nedir?

Kur’an’ın ortaya koyduğu ahlaki ilkeler, Rabbani terbiyenin temel çerçevesini oluşturur.

Rabbimiz bizden;adaletliolmamızı,doğruluktanayrılmamamızı,verdiğimiz sözleri tutmamızı,emanetlerikorumamızı,merhametlidavranmamızı,muhtaçlarlapaylaşmamızı,güzel söz söylememizi,iyilikyapmamızı,zorluklar karşısında sabırlı ve metanetli olmamızı,tevazu sahibi olmamızı,insan onuruna yakışır bir hayat sürmemizi istemektedir.

Bunun yanında fahşadan, zulümden, haddi aşmaktan, bozgunculuktan, cana kıymaktan, haksız kazançtan, rüşvetten, aldatmadan, iftiradan, gıybetten, kinden, kötü zandan, kibirden, alay etmekten, küçümsemekten, hasetten, riyadan, nifaktan, kusur araştırmaktan, israftan ve cimrilikten uzak durmamızı istemektedir.Bunlar yalnızca teorik ahlak kuralları değildir.

Bunlar insanın kim olduğunu gösteren hayat ölçüleridir.

Dolayısıyla Rabbani eğitim, camide anlatılan bir vaazla başlayıp kapıdan çıkınca sona eren bir eğitim değildir.Evde,okulda,ticarette,yönetimde,siyasette,sosyalilişkilerde,işhayatında,komşulukta,aileiçinde,kısacası hayatın tamamında kendisini göstermelidir.

Camiden çıkan insan neden değişmiyor?Burada hepimizin kendimize sorması gereken zor bir soru var:

Yıllarca Kur’an okuduğumuz, vaazlar dinlediğimiz, hutbelerde nasihatler işittiğimiz halde neden ahlakımızda aynı ölçüde bir dönüşüm gerçekleşmiyor?Neden doğruluk konusunda hassas olduğumuzu söylerken çıkarımıza dokunduğunda farklı davranabiliyoruz?Neden adaleti savunurken kendi yakınımız söz konusu olduğunda ölçüyü değiştirebiliyoruz?Neden emanetten söz ederken başkasının hakkını kolayca ihlal edebiliyoruz?

Neden merhametten bahsederken bize karşı hata yapanlara karşı acımasızlaşabiliyoruz?

Sorun belki de Kur’an’ın ne söylediğini bilmememizden çok, onu hayatımızın gerçek ölçüsü haline getirmememizdir.Çünkü bilgi insanı değiştirmeyebilir.İnsanı değiştiren, bilginin hayata geçirilmesidir.

Kimi örnek alıyoruz?Bugün gençlerimizin zihni ve hayatı çok sayıda mesajın etkisi altında.

Televizyonlar, sosyal medya, dijital platformlar, reklamlar, popüler kültür, çevremizdeki insanlar ve tüketim alışkanlıkları sürekli olarak bize nasıl yaşamamız gerektiğini söylüyor.

Ne giyeceğimizden ne satın alacağımıza,neyi değerli göreceğimizden neyi başarı kabul edeceğimize kadar pek çok konuda görünür ve görünmez mesajlarla karşı karşıyayız.

Böyle bir ortamda asıl soru şudur:Çocuklarımızı ve gençlerimizi kim eğitiyor?

Onların değer dünyasını Kur’an’ın ortaya koyduğu ilkeler mi şekillendiriyor, yoksa hayatın başka aktörleri mi?Elbette mesele, dünyadaki her gelişmeyi veya Batı toplumlarını toptan reddetmek değildir. Mesele, insanın kendi değer ölçülerini kaybedip kaybetmediğidir.

Bir mümin, başka toplumların biliminden, teknolojisinden ve tecrübesinden yararlanabilir. Fakat hayatının temel ahlaki ölçülerini nereye dayandırdığını unutmamalıdır.

Dua ile hayat arasındaki çelişki

Belki de üzerinde en fazla düşünmemiz gereken nokta burasıdır.

Darda kaldığımızda “Allah’ım!” diyoruz.

Hastalandığımızda O’na yöneliyoruz.

Bir sıkıntıyla karşılaştığımızda ellerimizi açıyoruz.

Bir kayıp yaşadığımızda Rabbimize sığınıyoruz.

Bunların hepsi insanın Allah’a muhtaç olduğunu gösteren samimi davranışlar olabilir.

Fakat hayatımızın geri kalanında O’nun mesajlarını dikkate almıyorsak ciddi bir çelişki ortaya çıkmaz mı?

Allah’tan yardım isterken Allah’ın gösterdiği yoldan uzak durmak…

Allah’tan bereket isterken haksız kazanca yönelmek…

Allah’tan huzur isterken başkalarının hakkını çiğnemek…

Allah’tan adalet beklerken kendimiz adaletten uzaklaşmak…

Allah’tan merhamet beklerken başkalarına merhametsiz davranmak…

Bütün bunlar üzerinde yeniden düşünmemiz gereken çelişkilerdir.

Dua elbette kulun Rabbine yönelişidir. Ancak duanın samimiyeti, insanın hayatındaki yönelişinden bağımsız düşünülemez.

Asıl mesele: “Rabbim” demekAllah’ı yaratıcı kabul etmek ile O’nu Rab olarak kabul etmek birbirinden kopuk değildir.“Rabbim Allah’tır” diyen insan, hayatını da Rabbinden gelen ölçülerle şekillendirme çabasında olmalıdır.Çünkü Rabbani terbiye; sadece Allah hakkında bilgi sahibi olmak değildir.

Rabbani terbiye;doğruyu bilmek ve doğruyu yaşamak,adaleti bilmek ve adaletli olmak,emaneti bilmek ve emanete sahip çıkmak,merhameti bilmek ve merhamet göstermek,haramı bilmek ve ondan uzak durmak,hakkı bilmek ve hakkın yanında durmaktır.

Bu nedenle hepimizin kendisine sorması gereken soru aslında çok basittir:“Ben kimin terbiyesi altında yaşıyorum?”Hayatımı hangi mesajlar şekillendiriyor?Değerlerimi kim belirliyor?Öfkelendiğimde beni ne durduruyor?Çıkarımla hak arasında kaldığımda hangisini tercih ediyorum?Güç elimdeyken adaleti koruyabiliyor muyum?Kimsenin görmediği yerde de doğru davranıyor muyum?Muhtaç bir insanla karşılaştığımda ne yapıyorum?

Kısacası, dilimle “Rabbim Allah” derken hayatım da bunu doğruluyor mu?Belki de bugün en fazla ihtiyaç duyduğumuz muhasebe budur.

Çünkü insanın gerçek Rabbi, yalnızca dilindeki ifadelerde değil, hayatını yönlendiren ölçülerde kendisini gösterir.Öyleyse herkes kendi hayatına dönüp bir kez daha bakmalı:

Kimi Rab ediniyorum?Kimin mesajlarıyla yaşıyorum?Kimin ölçülerine göre karar veriyorum?Ve en önemlisi:Rabbim Allah ise, O’nun terbiyesine ne kadar teslim oluyorum?

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.