Ayet ve hadislerle amel, bizi istikâmet üzere tutar.
Hayatımızı kuşatan, yaşayan/yaşatan, özenilen iyilikleri çoğaltır. Müslüman/Mümin şahsiyetiyle hareket etmek, dinimizi her hâl ve şartta yaşanır kılar. Dindarlık da her hâl ve şartta dinimizin yaşanması insanımızı ümitsizlikten kurtarır. Kalabalıklar içinde yalnızlığa mahkûm edilen insanımız hayata döner.
Ankebût Suresi’nin 46. âyetinde şöyle buyurulur:
“Biz bize indirilene de size indirilene de iman ettik, inanmışız; bizim de sizin de ilâhınız bir ve tektir; evet biz hepimiz, O’na gönülden kayıtsız şartsız teslim olmuş kimseleriz.”
“Öteki ile ilişkide belirlenen ‘en güzel biçimde muamele etmek’ ilkesinin istisnası var mı?” sorusu, âyetteki “zulmedenleri hariç” ifadesiyle cevaplanmıştır. Buna göre, Müslümanın temel ilkesi insanların barış ve huzur içinde yaşamasına katkı sunmaktır. Bu sebeple “öteki” ile de barış ve huzur içinde yaşamayı amaçlar lâkin “öteki” rahat durmaz, hadsizlik, haksızlık ve zulüm ederse o zaman Müslümanın da dinini, vatanını ve nefsini müdafaa etme hakkı söz konusu olur.
Kur’ân-ı Kerîm’de ise ilke olarak sivil ilişkilerde haksızlığa uğrayanın, intikam yerine, kendisine haksızlık yapanı affetmesi bir erdem olarak görüldü. Bu buyruk, Hz. Peygamber’in putperestlere karşı tutumunun nasıl olması gerektiğini açıklamaktadır. Daha genel olarak, bu ayetle Yüce Allah Peygamber’e ve Müslümanlara, insanların ahlâka aykırı tutumları konusunda affedici olmalarını emretmiştir.” “Ehl-i Kitap ile din ve inanç hakkında konuşurken nasıl bir yöntem izlemeli ve söylem geliştirmeli?” sorusunu da âyet çok özet ama çok anlamlı bir ifade ile cevaplıyor. Görüldüğü üzere bu sözleri söyleyen kişi, sadece kendi inancını ortaya koyuyor, karşısındakini rencide etmiyor bilakis onunla ortak noktalar arıyor. Böylece bu mübarek âyet, dinî tartışmalar ve dinî diplomasi hakkında zımnen çok önemli bir uyarıda bulunuyor. O da şudur: Bir tartışmada karşı tarafı rencide edecek şekilde inandığı değerleri aşağılamak veya kötülemek, karşı tarafın size olan nefretini artırmaktan başka bir işe yaramaz. Nefret, nefreti doğurur ve nefretin hâkim olduğu bir yerde insanlar asla birbirini dinleyemez. İlmî ve dinî tartışmalarda doğru olan, sağlıklı bir iletişim ve diyalog kurabilmektir. “Diyalog” kavramı ülkemizde son yıllarda maalesef istismar edilip yanlış kişilerin elinde yanlış mecralarda kullanıldığı için onu kullanmaktan çekinir hâle geldik ancak Kur’an’ın “öteki” ile ilişkilerde öncelikli tavsiyesinin “sağlıklı bir diyalog” kurmak olduğunu unutmamak gerekir.

