Devrik diktatör Beşşâr Esed’in teyzesinin oğlu, rejimin bir zamanlar en güçlü adamlarından, Âtıf Necîb, Lazkiye’de yakalanmış ve Şam’a getirilmişti. Âtıf Necîb, Suriye’de 2011’de patlak veren halk ayaklanmasının sembol isimlerinden 13 yaşındaki Hamza el-Hatîb’in korkunç işkenceler altında öldürülmesinin baş sorumlusuydu. Dolayısıyla Necîb’in sağ olarak ele geçirilmesi, Suriyelilerin vicdanında minik Hamzacığın intikamının nihayet alınması anlamına geliyordu. Artık hesap vakti gelmişti. Kalabalık bir gazeteci ordusunun takip ettiği duruşmaya, yakınlarını kaybetmiş Suriyeliler de gözyaşları içinde katıldılar. Kelepçeli olarak kamuoyu huzuruna çıkarılan Âtıf Necîb’in mahkeme salonunda büyükçe bir kafesin içine konulmasından sonra, izleyici sıralarından yükselen ve birkaç defa tekrarlanan “Hubel düştü!” sayhası, görebilen için ibretlik bir tabloydu. Câhiliye döneminde, Hubel, Kâbe’nin içindeki en büyük puttu. Mekke’nin fethiyle birlikte Hubel’in kırılarak ortadan kaldırılması, şehrin eski hâkimleri için sarsıcı ve yıkıcı bir darbeydi.
Ve tüm zulümler, özellikle son 40 yılda İran’ın sınırsız desteğiyle, silahı ve mühimmatıyla gerçekleşti. İslâm coğrafyasına verdiği zarar ne olursa olsun, İran’a Amerika’yla beraber vurmak ahlâkî değil. Ancak bilhassa ülkemizdeki İran’cıların kâhir ekseriyetinde ahlâkî veya vicdânî herhangi bir hassasiyeti yok. Âtıf Necîb, Emced Yûsuf ve emsalinin işlediği insanlık suçlarını kabullenmiyorlar. İran’ın yıllarca Baas gibi alçak zalim bir rejimi nasıl desteklediği sorusuyla da yüzleşmiyorlar. Üstelik zavallı Suriyelilerin hepsini “emperyalistlerin maşası” damgasıyla yaftalıyor, İran ve Hizbullah’ın Suriye’de tek bir sivili bile öldürmediğini iddia ediyorlar. Sürekli yalan haber, görsel ve iftira yayarak, İran’ın maslahatı için, yaşadıkları ülkenin sosyal dokusuna her türlü zararı veriyorlar. Bu açıdan, İrancılık “millî güvenlik sorunu”dur. İran’da Türkiye lehine faaliyet gösteren böylesine bir damar yok. Ama Türkiye’de İran’a çalışan güçlü ve canlı şebekelerin göz önündeki varlığı, dikkat çekici. Yenişafak yazarı değerli kardeşim Taha Kılınç’ın önemli ve aktüel bu yazısını okurken uydurulan “Anneler Günü” girince bugüne de temas etmemiz gerekti. İhdas edilen özel günler. 365 güne sığmayacak neredeyse.
Batı; girdiği her yere zulüm, kan, gözyaşı götürdüğü için karşı hareketleri yapanların (yaptıkları) günlere ‘özel günler’ ihdas ettiler. Bu defa da “Anneler Günü” ticari amaçla kullanılan bir başka gün! Zihin işgalinden, akıl tutulmasından, dijital esaretten bir türlü kurtulamıyoruz. Çağın ağlarından, bağlarından, dünyasından, zihnimizi çağdaş hurafeler çöplüğünden kurtarmadan özümüze dönemeyiz. Her günün ‘anneler günü’ olduğunu, ‘helalleşme’nin kültürümüzde ayrı bir yeri olduğunu, ‘kul hakkı’nın yaşayanları yolcularken de cenazesinde de ‘helâlleşme’yi canlı tutan başka bir millet var mı? Bu özelliklerini kaybetmeyen bu millet; kendi kavramlarımızla, değerlerimizle buluşturulmayınca bütün ajansların istilasına uğrar. Bu ışıltılı âletlere nasıl direnecek? Tek çare gündemi bizim belirlememiz. Uydurulan günlere (kapitalizmin, Siyonizm’in mal satma günlerine) teslim olmaktan kurtulalım artık. Anneler Günü ile ilgili önemli siyer bilgisini paylaşayım.
İşte örnek bir anne: Ümmü Seleme. Bu anne, İslam’ın ilk yıllarındaki tüm zorluklara eşi ve ailesiyle birlikte göğüs germiş küfre, şirke, zulme, haksızlığa ve adaletsizliğe karşı tüm mücadelesini ailesiyle birlikte vermiştir. Sabredilecekse sabretmiş, mücadele edilecekse mücadele etmiş, infak edilecekse infak etmiş, hicret edilecekse de hicret etmiştir. Tüm bunları da bir anne olarak ailesiyle birlikte yapmıştır. Belki bugün sizi eşinizden ve çocuklarınızdan ayırmaya çalışan, yuvanızı dağıtmak için uğraşan, imanınıza göz diken müşrik liderler yok. Ama onların kurdukları zulüm ve haksızlık düzeni tüm dünyada aynısıyla devam ediyor. Aldatmayı ve boşanmayı teşvik eden dizi ve filmleriyle, cinsiyet eşitliği ve pozitif ayrımcılık gibi Siyonist projeleriyle, yanlış aile politikalarıyla Müslüman aileleri darmadağın eden bu ahlaksız düzenin Ümmü Seleme’nin ailesini parçalamaya çalışan o zulüm düzeninden ne farkı var.

