TÂRİH AYNASINDA SUÛD ÂİLE KRALLIĞININ GERÇEĞİ (I)

KIR'ATIM GÜNCEL HABERLER (KIRATIM HABER) - KIR'ATIM GAZETESİ | 15.08.2026 - 11:01, Güncelleme: 15.08.2026 - 11:01 400 kez okundu.
 

TÂRİH AYNASINDA SUÛD ÂİLE KRALLIĞININ GERÇEĞİ (I)

Suûd Hanedanı, Müslümanların tarihinde öylesine çirkin bir leke teşkil etmektedir ki, bugün kendi sempatizanları dahi bu karanlık tablo karşısında utançtan başlarını öne eğmektedir.
"Hâdimü’l-Haremeyn eş-Şerifeyn/İki Kutsal Cami'nin Hizmetkârı" şeklindeki o mukaddes unvanla anılan bu gayrimeşru kabîle yığınağı, gerçekte İki Kutsal Cami'nin bir düşmanı ve iki 'Amerikan sığınağı'nın yani İsrâil ve Tekfirciliğin bir hizmetkârı olduğunu kanıtlamıştır.   Ve ne ilginçtir ki Mekke'deki Mescid-i Harâm ile Medine'deki Mescid-i Nebevî'yi koruma ve idare etme sorumluluğunu bu tuhaf âile, gasp ederek kendi üstlerine almışlardır.   Bu familya, ABD'nin ne pahasına olursa olsun korumaya çabaladığı ve hâlâ çabalamakta olduğu iki Amerikan sığınağıdır. Zira bunların varlığının korunması, küresel Siyonist-Şeytani sistemi ve onun habis mimarlarını fiilen güvence altına almaktadır; SUÛD ÂİLESİNE sağlanan destek ve arka çıkma durumu da, işte bu koruma çabalarının yalnızca bir veçhesinden ibarettir.   Vahhabiliğin ve Suûd Hanedanı'nın tarihine dair bir inceleme, herkesin zihninde şu soruyu uyandırır: 'Saf İslâm' ve "İlk Seleflere (Selef-i Sâlihîn) Bağlılık" sloganlarını savunarak iktidara gelen bu grup, neden modern çağda İslâm'ın düşmanlarına yani Amerikan, İngiliz ve İsrâil hegemonyacı güçlerine karşı hiçbir eylemde bulunmamıştır? Aksine, her fırsatta bu güçlerin siyasi gündem ve planlarında iş birlikçi ve müttefik olarak niçin karşımıza çıkmışlardır.   Bu sorunun cevabı; Suûd Âilesinin tarihini, kuruluş aşamalarını ve sömürgeci güçlerle yaptıkları anlaşmaları incelemekte yatmaktadır.   Dahası bu durum, hayâtî bir sırrı da açığa çıkarır: Suûd Hanedanı, “Yahudi ve Siyonist Planlayıcılarla Yalnızca Siyaset ve Strateji Düzleminde Değil, Aynı Zamanda SOY Bağı Bakımından da Bir İlişki İçindedir; Zira KENDİLERİ de YAHUDİ KABÎLELERİNİN BİR KOLUDUR.”   Suûd Âilesinin Târihine Bir Bakış: Suûd Hanedanının tarih ve varlığının gerçekliğini daha yakından incelemeyi gerektiren bazı hayâtî sorular mevcuttur.   Dünya genelindeki Müslümanları -kendileri ve kendi takipçileri dışında- KÂFİR ilan edip onların canlarını, mallarını, onurlarını ve haysiyetlerini hiçe sayan bu Tekfirci kabîleci kurtlar, neden bir kez olsun ABD ve İsrâil gibi İslâm ve Kur'ân DÜŞMANLARININ çıkarlarına saldırmamışlardır?   Bu acımasız Tekfirci âileyi ve ona bağlı grupları tarihleri ​​boyunca yalnızca Müslümanların can, mal ve namusuna kastetmeye ve kutsal mekânlarına saldırmaya değil, aynı zamanda Peygamber Efendimiz'in seçkin Sahabeleri ve Ehl-i Beytinin türbelerini yıkmak gibi mukaddes değerlere saygısızlık içeren eylemleri işlemeye sevk eden sebepler nelerdir?   Neden bugün dahi, tarihsel ve coğrafi açıdan İSLÂM'la ve İslâm tarihiyle sıkı bağları olan Yemen gibi bir ülkenin Müslüman halkını böylesi bir vahşet ve barbarlıkla katletmeye devam ediyorlar? Ve neden Bahreyn ile Mısır'daki halkların haklarını bastırmaları için oradaki katil yöneticilere mali ve siyasi destek sağlıyorlar?   İlâhî emri yerine getirmeye ve kibir ile zorbalığa karşı seslerini yükseltmeye çalışırken, çarpık bir mantık ve gerekçeyle Mekke topraklarında 400’den fazla ALLÂH misafirinin kanını döken kimdi? Ve dünya genelindeki Müslümanlar arasında TEKFİRCİ güçleri türetip İslâm düşmanlarına karşı yürütülen savaşı Müslüman toplumların içine taşıyarak, SİYONİZM’in küresel ve şeytânî taraftarlarına yeniden hayat veren kimdi?   Nihayetinde Suûd Âilesi, Müslümanlara karşı SOYKIRIM uygulayan gaspçı İsrâil devletiyle yüzleşmek yerine; neden HAMÂS ve Filistin İslâmî Cihadı gibi Sünnî çizgideki direniş gruplarının ve ayrıca Hizbullâh'ın ‘Terör Örgütü’ olarak nitelendirilmesini ve bunlara verilecek her türlü desteğin dinen yasak/HARAM sayılmasını öngören FETVALARIN çıkarılmasını sağladı?   Aynı anda Müslümanların can, mal ve namusuna utanç ve yıkım getirirken yüksek sesle ŞİRK ve KÜFÜR/inkâr karşıtı sloganlar atan bu suçlular; ŞİRK ve KÜFRÜN küresel savunucuları olan ABD ve İsrâil gibi odaklara karşı mücadele etmekte kayıtsız kalmışlardır.   Bunun yerine; Hicaz'ın kutsal topraklarındaki petrol gibi doğal kaynakları ve Hac organizasyonu için hacılardan toplanan fonları, bizzat bu müşriklere ve İslâm karşıtı güçlere trilyonlarca dolar aktararak heba etmiş; bu katillere ‘hediyeler’ ile savunma sözleşmeleri ve silah alımları adı altında milyarlarca doları peşkeş çekmişlerdir. Peki, nihayetinde durum neden böyledir?   İRİ Şeytan Amerika, FİLİSTİN'in başkenti KUDÜS-ü Şerîf'in, gayrimeşru İsrâil devletinin başkenti olduğunu duyurdu. Bu hamle sadece dünya genelindeki Müslümanların değil, Müslüman olmayan hükûmetlerin de tepki ve kınamasını çekti. Ne var ki, ‘İki Kutsal Caminin Hizmetkârı’ unvanını taşıyanlar bu adaletsizlik karşısında sessiz kaldılar. Somut bir adım atmayı bir yana bırakın, Amerika ve İsrâil'e karşı basit bir açıklama dahi yapmadılar. Bu zulüm karşısında sessizce oturuyorlar; peki ama neden?   Bu hassas dönemde, söz konusu familyanın eylemleri; İSLÂM'ı ve MÜSLÜMANLARI önemseyen tüm aklıselim bireylerin zihninde temel sorular uyandırmaktadır. Bu soruları ele alabilmek için, Suûd Âilesinin tarih ve kuruluş aşamalarını incelemek elzemdir. Bu sorulara cevap teşkil edecek analitik bir tarihçe sunmak gerekir.   Resûl-i Ekrem (S.A.S.)'in döneminden bu yana, MÜNAFIK ve MEDİNE YAHUDİLERİ, İSLÂM'ın ilerleyişini engellemek amacıyla komplo ağları örmüşlerdir; nitekim Yahudiler, bu inancın ortaya çıkışından itibaren kişisel ve grup çıkarlarını korumak için sürekli planlar yapmışlardır.   Adalet ve hakkaniyet temelleri üzerine kurulu olan İSLÂM'ın siyasi, sosyal, ekonomik, fikri ve kültürel alanlardaki başarıları; Yahudi, Hristiyan ve münafıkları derinden rahatsız etmiştir.   Nitekim tarih boyunca İSLÂM'ı zayıflatmak amacıyla MÜSLÜMANLARA ve MÜSLÜMAN yönetimlere karşı durmaksızın komplolar kurmuşlardır.   Bu komploların bir devamı ve Yahudiler ile Hristiyanlar arasındaki iş birliğinin bir sonucu olarak; İSLÂM toplumlarına MATERYALİZM, HAZCILIK ve GÖSTERİŞLİ LÜKS gibi hastalıkları sokmak üzere, SAHÎH İSLÂM rûhundan yoksun yöneticiler iş başına getirilmiştir. Mısır ve Ürdün bunun örneğidir.   Nihayetinde bu toplumları çökertip Haçlı Seferleri ve diğer yıkıcı planlar gibi taktikleri devreye sokarak Müslüman egemenliğini ortadan kaldırmayı başarmışlardır.   Tüm bu süreçte Müslümanlar pasif kalmamış; samimi ve İSLÂM eksenli güçler çeşitli ölçeklerde İNKÂRCI ve MÜŞRİKLERİN kurduğu komplolar karşısında İslâmî kimliğin yeniden canlandırılması için sürekli bir çaba içinde olmuşlardır.   Müslümanlar nezdinde bir bilinç ve düşmanı tanıma anlayışı oluşturma konusunda kısmen de olsa başarı sağlamışlardır. Tarih boyunca İslâmî özgürlük savaşçıları ve mücahitlerin İslâm düşmanlarına karşı fikri, ideolojik ve siyasi cephelerde direnebilmelerini; aynı zamanda İslâmî mefkûrenin yeniden tesisi ve hayata geçirilmesi uğrunda Müslüman toplumları taban düzeyinde harekete geçirebilmelerini mümkün kılan da işte tam olarak bu çabalar olmuştur.   Buna karşılık İslâm düşmanları, İslâmî uyanışı bertaraf etmek amacıyla iki yönlü bir strateji izlediler: a)- Bir yandan Müslümanlar arasında materyalizm, AHLÂKÎ YOZLAŞMA ve HAZCILIK gibi eğilimleri körükleyerek onları tedricen İslâmî rûhtan arındırıp İslâmî gayret ve onur duygusundan uzaklaştırırken, aynı zamanda düşünce dünyasını din dışı ideoloji ve kavramlarla doldurdular. b)- Diğer yandan ise bu tür bir yozlaşmadan korunmayı başarmış dindar Müslümanlar arasına nifak sokarak yeni klik ve hizipler oluşturdular. Mevcut İslâmî ekoller arasına nefret ve mezhepçilik duvarları örüp Müslümanların yıkımına yol açan yeni bir dönemi başlattılar. Şiî toplumlarında Bahâîliğin, Sünnî toplumlarında ise Vahhâbîliğin ortaya çıkarılması, bu planın somut örneklerini teşkil etmektedir.   Suûd Âilesinin himayesinde Vahhâbîlik kisvesi altında kurgulanan bu yeni komplo öylesine başarılı oldu ki, bu ideolojinin beslediği Tekfirci zihniyet, tüm İslâm dünyasını ABD ve İsrâil gibi İSLAM düşmanlarıyla mücadele etmekten alıkoyup bunun yerine Müslümanları birbirine düşürdü.   Dahası bu plan; İSLÂM bayrağı altında faaliyet gösteren ancak Vahhâbî-Tekfirci düşünceyle hareket eden DEAŞ gibi terör örgütlerini ortaya çıkarıp bunları özgün ve TEVHİD eksenli İSLÂM'a karşı çatışmaya sürükleyerek, küresel İSTİKBÂR güçlerine nefes alma fırsatı tanıdı.   Bu, on yıllar sonra bizzat eski ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'ın da kabul ettiği bir gerçektir. - Devam Edecek -
Suûd Hanedanı, Müslümanların tarihinde öylesine çirkin bir leke teşkil etmektedir ki, bugün kendi sempatizanları dahi bu karanlık tablo karşısında utançtan başlarını öne eğmektedir.
"Hâdimü’l-Haremeyn eş-Şerifeyn/İki Kutsal Cami'nin Hizmetkârı" şeklindeki o mukaddes unvanla anılan bu gayrimeşru kabîle yığınağı, gerçekte İki Kutsal Cami'nin bir düşmanı ve iki 'Amerikan sığınağı'nın yani İsrâil ve Tekfirciliğin bir hizmetkârı olduğunu kanıtlamıştır.
 
Ve ne ilginçtir ki Mekke'deki Mescid-i Harâm ile Medine'deki Mescid-i Nebevî'yi koruma ve idare etme sorumluluğunu bu tuhaf âile, gasp ederek kendi üstlerine almışlardır.
 
Bu familya, ABD'nin ne pahasına olursa olsun korumaya çabaladığı ve hâlâ çabalamakta olduğu iki Amerikan sığınağıdır. Zira bunların varlığının korunması, küresel Siyonist-Şeytani sistemi ve onun habis mimarlarını fiilen güvence altına almaktadır; SUÛD ÂİLESİNE sağlanan destek ve arka çıkma durumu da, işte bu koruma çabalarının yalnızca bir veçhesinden ibarettir.
 
Vahhabiliğin ve Suûd Hanedanı'nın tarihine dair bir inceleme, herkesin zihninde şu soruyu uyandırır:
'Saf İslâm' ve "İlk Seleflere (Selef-i Sâlihîn) Bağlılık" sloganlarını savunarak iktidara gelen bu grup, neden modern çağda İslâm'ın düşmanlarına yani Amerikan, İngiliz ve İsrâil hegemonyacı güçlerine karşı hiçbir eylemde bulunmamıştır?
Aksine, her fırsatta bu güçlerin siyasi gündem ve planlarında iş birlikçi ve müttefik olarak niçin karşımıza çıkmışlardır.
 
Bu sorunun cevabı; Suûd Âilesinin tarihini, kuruluş aşamalarını ve sömürgeci güçlerle yaptıkları anlaşmaları incelemekte yatmaktadır.
 
Dahası bu durum, hayâtî bir sırrı da açığa çıkarır:
Suûd Hanedanı, “Yahudi ve Siyonist Planlayıcılarla Yalnızca Siyaset ve Strateji Düzleminde Değil, Aynı Zamanda SOY Bağı Bakımından da Bir İlişki İçindedir; Zira KENDİLERİ de YAHUDİ KABÎLELERİNİN BİR KOLUDUR.”
 
Suûd Âilesinin Târihine Bir Bakış:
Suûd Hanedanının tarih ve varlığının gerçekliğini daha yakından incelemeyi gerektiren bazı hayâtî sorular mevcuttur.
 
Dünya genelindeki Müslümanları -kendileri ve kendi takipçileri dışında- KÂFİR ilan edip onların canlarını, mallarını, onurlarını ve haysiyetlerini hiçe sayan bu Tekfirci kabîleci kurtlar, neden bir kez olsun ABD ve İsrâil gibi İslâm ve Kur'ân DÜŞMANLARININ çıkarlarına saldırmamışlardır?
 
Bu acımasız Tekfirci âileyi ve ona bağlı grupları tarihleri ​​boyunca yalnızca Müslümanların can, mal ve namusuna kastetmeye ve kutsal mekânlarına saldırmaya değil, aynı zamanda Peygamber Efendimiz'in seçkin Sahabeleri ve Ehl-i Beytinin türbelerini yıkmak gibi mukaddes değerlere saygısızlık içeren eylemleri işlemeye sevk eden sebepler nelerdir?
 
Neden bugün dahi, tarihsel ve coğrafi açıdan İSLÂM'la ve İslâm tarihiyle sıkı bağları olan Yemen gibi bir ülkenin Müslüman halkını böylesi bir vahşet ve barbarlıkla katletmeye devam ediyorlar? Ve neden Bahreyn ile Mısır'daki halkların haklarını bastırmaları için oradaki katil yöneticilere mali ve siyasi destek sağlıyorlar?
 
İlâhî emri yerine getirmeye ve kibir ile zorbalığa karşı seslerini yükseltmeye çalışırken, çarpık bir mantık ve gerekçeyle Mekke topraklarında 400’den fazla ALLÂH misafirinin kanını döken kimdi? Ve dünya genelindeki Müslümanlar arasında TEKFİRCİ güçleri türetip İslâm düşmanlarına karşı yürütülen savaşı Müslüman toplumların içine taşıyarak, SİYONİZM’in küresel ve şeytânî taraftarlarına yeniden hayat veren kimdi?
 
Nihayetinde Suûd Âilesi, Müslümanlara karşı SOYKIRIM uygulayan gaspçı İsrâil devletiyle yüzleşmek yerine; neden HAMÂS ve Filistin İslâmî Cihadı gibi Sünnî çizgideki direniş gruplarının ve ayrıca Hizbullâh'ın ‘Terör Örgütü’ olarak nitelendirilmesini ve bunlara verilecek her türlü desteğin dinen yasak/HARAM sayılmasını öngören FETVALARIN çıkarılmasını sağladı?
 
Aynı anda Müslümanların can, mal ve namusuna utanç ve yıkım getirirken yüksek sesle ŞİRK ve KÜFÜR/inkâr karşıtı sloganlar atan bu suçlular; ŞİRK ve KÜFRÜN küresel savunucuları olan ABD ve İsrâil gibi odaklara karşı mücadele etmekte kayıtsız kalmışlardır.
 
Bunun yerine; Hicaz'ın kutsal topraklarındaki petrol gibi doğal kaynakları ve Hac organizasyonu için hacılardan toplanan fonları, bizzat bu müşriklere ve İslâm karşıtı güçlere trilyonlarca dolar aktararak heba etmiş; bu katillere ‘hediyeler’ ile savunma sözleşmeleri ve silah alımları adı altında milyarlarca doları peşkeş çekmişlerdir.
Peki, nihayetinde durum neden böyledir?
 
İRİ Şeytan Amerika, FİLİSTİN'in başkenti KUDÜS-ü Şerîf'in, gayrimeşru İsrâil devletinin başkenti olduğunu duyurdu.
Bu hamle sadece dünya genelindeki Müslümanların değil, Müslüman olmayan hükûmetlerin de tepki ve kınamasını çekti. Ne var ki, ‘İki Kutsal Caminin Hizmetkârı’ unvanını taşıyanlar bu adaletsizlik karşısında sessiz kaldılar. Somut bir adım atmayı bir yana bırakın, Amerika ve İsrâil'e karşı basit bir açıklama dahi yapmadılar. Bu zulüm karşısında sessizce oturuyorlar; peki ama neden?
 
Bu hassas dönemde, söz konusu familyanın eylemleri; İSLÂM'ı ve MÜSLÜMANLARI önemseyen tüm aklıselim bireylerin zihninde temel sorular uyandırmaktadır. Bu soruları ele alabilmek için, Suûd Âilesinin tarih ve kuruluş aşamalarını incelemek elzemdir. Bu sorulara cevap teşkil edecek analitik bir tarihçe sunmak gerekir.
 
Resûl-i Ekrem (S.A.S.)'in döneminden bu yana, MÜNAFIK ve MEDİNE YAHUDİLERİ, İSLÂM'ın ilerleyişini engellemek amacıyla komplo ağları örmüşlerdir; nitekim Yahudiler, bu inancın ortaya çıkışından itibaren kişisel ve grup çıkarlarını korumak için sürekli planlar yapmışlardır.
 
Adalet ve hakkaniyet temelleri üzerine kurulu olan İSLÂM'ın siyasi, sosyal, ekonomik, fikri ve kültürel alanlardaki başarıları; Yahudi, Hristiyan ve münafıkları derinden rahatsız etmiştir.
 
Nitekim tarih boyunca İSLÂM'ı zayıflatmak amacıyla MÜSLÜMANLARA ve MÜSLÜMAN yönetimlere karşı durmaksızın komplolar kurmuşlardır.
 
Bu komploların bir devamı ve Yahudiler ile Hristiyanlar arasındaki iş birliğinin bir sonucu olarak; İSLÂM toplumlarına MATERYALİZM, HAZCILIK ve GÖSTERİŞLİ LÜKS gibi hastalıkları sokmak üzere, SAHÎH İSLÂM rûhundan yoksun yöneticiler iş başına getirilmiştir. Mısır ve Ürdün bunun örneğidir.
 
Nihayetinde bu toplumları çökertip Haçlı Seferleri ve diğer yıkıcı planlar gibi taktikleri devreye sokarak Müslüman egemenliğini ortadan kaldırmayı başarmışlardır.
 
Tüm bu süreçte Müslümanlar pasif kalmamış; samimi ve İSLÂM eksenli güçler çeşitli ölçeklerde İNKÂRCI ve MÜŞRİKLERİN kurduğu komplolar karşısında İslâmî kimliğin yeniden canlandırılması için sürekli bir çaba içinde olmuşlardır.
 
Müslümanlar nezdinde bir bilinç ve düşmanı tanıma anlayışı oluşturma konusunda kısmen de olsa başarı sağlamışlardır. Tarih boyunca İslâmî özgürlük savaşçıları ve mücahitlerin İslâm düşmanlarına karşı fikri, ideolojik ve siyasi cephelerde direnebilmelerini; aynı zamanda İslâmî mefkûrenin yeniden tesisi ve hayata geçirilmesi uğrunda Müslüman toplumları taban düzeyinde harekete geçirebilmelerini mümkün kılan da işte tam olarak bu çabalar olmuştur.
 
Buna karşılık İslâm düşmanları, İslâmî uyanışı bertaraf etmek amacıyla iki yönlü bir strateji izlediler:
a)- Bir yandan Müslümanlar arasında materyalizm, AHLÂKÎ YOZLAŞMA ve HAZCILIK gibi eğilimleri körükleyerek onları tedricen İslâmî rûhtan arındırıp İslâmî gayret ve onur duygusundan uzaklaştırırken, aynı zamanda düşünce dünyasını din dışı ideoloji ve kavramlarla doldurdular.
b)- Diğer yandan ise bu tür bir yozlaşmadan korunmayı başarmış dindar Müslümanlar arasına nifak sokarak yeni klik ve hizipler oluşturdular.
Mevcut İslâmî ekoller arasına nefret ve mezhepçilik duvarları örüp Müslümanların yıkımına yol açan yeni bir dönemi başlattılar. Şiî toplumlarında Bahâîliğin, Sünnî toplumlarında ise Vahhâbîliğin ortaya çıkarılması, bu planın somut örneklerini teşkil etmektedir.
 
Suûd Âilesinin himayesinde Vahhâbîlik kisvesi altında kurgulanan bu yeni komplo öylesine başarılı oldu ki, bu ideolojinin beslediği Tekfirci zihniyet, tüm İslâm dünyasını ABD ve İsrâil gibi İSLAM düşmanlarıyla mücadele etmekten alıkoyup bunun yerine Müslümanları birbirine düşürdü.
 
Dahası bu plan; İSLÂM bayrağı altında faaliyet gösteren ancak Vahhâbî-Tekfirci düşünceyle hareket eden DEAŞ gibi terör örgütlerini ortaya çıkarıp bunları özgün ve TEVHİD eksenli İSLÂM'a karşı çatışmaya sürükleyerek, küresel İSTİKBÂR güçlerine nefes alma fırsatı tanıdı.
 
Bu, on yıllar sonra bizzat eski ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'ın da kabul ettiği bir gerçektir.
- Devam Edecek -
Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.