Hayata sokulmayan din anlayışı
Hayata sokulmayan din anlayışı
Camiinin dört duvarı arasına hapsedilen, hayat tarzımıza karıştırılmayan, belli gün ve gecelerde hatırlanan, Batı’nın kilise anlayışını yerleştiren din anlayışının İslâm ile alakası yoktur. Bu anlayış da bizi sekülerizme, laisizme götürür. İstenen de bu!
Bizler; müminler ve Müslümanlar olarak her hâl ve şartta dinimizi yaşamaya çalışan insanlarız. Bulunduğumuz çevreye uyan değil, bulunduğumuz her kesimi İslâm’a dâvet etmekle mükellefiz ve mesulüz/sorumluyuz. Genel değerlendirme yapalım.
Siyaset kavramı bugün, bazı metinlerde şöyle açıklanıyor:
“Birden fazla kişiyi etkileyen kararlar almak ve uygulamak siyasetin temelidir. Hükümet etme sanatı olarak da tanımlanır; kamu otoritesinin, genel kurallar çerçevesinde (özellikle kamu hukuku ve toplumsal değerler doğrultusunda) yönetimi sağlama sürecidir. Siyaset, yalnızca devletle ilgili değil, aynı zamanda toplumsal hayatın her alanında görülebilir.”
Kişinin Müslümanlığı, inanmak, bilmek ve yapmakla gerçekleşir. İslam’a iman eden, dini doğruca öğrenen Müslümanların fert, aile, cemiyet ve bütün insanlığa yönelik ilâhî emirlere uygun yaşaması (yapmak) farzdır. Bu farz, imkanlar çerçevesinde yerine getirilir, Allah Teâlâ kulunu, gücünün yetmediği bir şey ile yükümlü kılmaz, imkanlar daraldığında hikmete riayet edilerek genişletilir.
Vahiy ve din, İslam’ı diğer sosyal kurumlardan (ilim, siyaset ve ekonomiden) ayırma ve dinin bunlara müdahalesini önleme hüküm ve talimatını getirmemiştir. Tam aksine temel kaynaklarda, ferdi ve cemiyeti ilgilendiren hemen her şey hakkında ya doğrudan ya dolaylı olarak emir, tavsiye, bilgilendirme, yol gösterme vardır.
Kur’an-ı Kerim ve Sünnet kaynakları ile asırlar boyu sahabe, tâbiûn ve diğer nesillerin icmaı ile sabittir ki, İslam’a göre düşünce, duygu ve düzen sahalarında insan kendi kendine yeterli değildir, onun bir ışığa ve irşada ihtiyacı vardır; bu ışık vahiydir, vahiy sayesinde insan diğer yeteneklerini fıtrat ve amaca uygun olarak kullanabilecektir, rotasını hedeften saptırmayacaktır, içtihat ve icma da bu çerçeve içinde gerçekleşecektir. Kitap ve Sünnet ki birincisi yalnızca Kur’an-ı Kerim’dir, ikincisi ise Hz. Peygamberin, âdet olmayan, dini tamamlayan sözleri ve uygulamalarıdır. İlmin kesin verileri ile çatışmaz, çelişmez; böyle bir görüntü varsa ya nakil sahih değildir ya anlama yanlıştır yahut da ilmin verisi kesin ve doğru değildir. Çözüm dini; sosyal hayattan, siyaset ve ekonomiden ayırmak, dinin bu sahalara müdahalesini önlemek değildir, çözüm çatışma görüntüsünü yukarıdaki şıklarda arayarak gidermektir. Dinin irşadını ahkâm ve talimatını, akıl ve bilim ile ortak olan, bunların da yetkili oldukları sahada, aklı ve ilmi kullanıp test etmektir. Aklın ve ilmin ulaşamadığı sahalarda ise doğruyu, faydalıyı, iyi ve adili bulmada dini yegâne rehber olarak kullanmaktır.
Dinin toplum içindeki fonksiyonunu yalnızca ahlak, tezkiye ve denetlemeye hasretmek İslam’a göre değildir. Ayrıca böyle bir anlayış Batılı manada laikliğe de gerçek manada İslam’a da ters düştüğü için kimseyi memnun etmeyecek, taraftar bulamayacaktır.
Hasılı İslam dini ilme, ekonomiye, yönetime yön verir, bunları yönlendirir, iyiden, doğrudan, faydalıdan ve adaletten sapmalarını engeller, ancak bu fonksiyonu yerine getirirken teokrasiye, baskıya, istismara sebebiyet vermez; usulüne göre meşruiyet tanıma, serbest (mubah) saha, ehliyet, emanet, adâlet, maslahat, zaruret, ilahi vekalet, içtihat, icmâ ilke ve usulleriyle dengeyi sağlar tıkanmayı önler.
