O demde ki; perdeler kalkar, perdeler iner. Azrail’e hoş geldin, diyebilmekte hüner…
O demde ki; perdeler kalkar, perdeler iner. Azrail’e hoş geldin, diyebilmekte hüner…
Öleceğimizi canlı tutup ahirete hazırlık yapalım duygusuyla yazımı yazarken üstad Necip Fazıl’ın şiirindeki şu beyti yazımın başlığına koydum.
Oturduğumuz muhitte hep sala verilir, namazı müteakiben de cenaze namazına durulur. İçimizde cenaze namazına katılmayan yoktur. Hayatımızı; güzele, doğruya salih amellere dönüştürmemesi çok üzücüdür. Ders çıkarmamız, ibret almamız, bizim de er geç musalla taşına getirileceğimiz hiçbir zaman unutulmamalı.
Ölüm insan için o kadar çıplak ve tanıdık bir gerçek ki, tabiata gören gözlerle bakan biri, ölümün hayatla her an iç içe olduğunu ve bunun varlığın yasası olduğunu görür. Her 24 saat bir ölüm provasıdır insan için. Gündüzü dünya, gecesi kabir, sabahı “ba›su ba›de›l-mevt” (ölümden sonra diriliş) olan bir prova. Bu ölüm provasını vicdanında hissedenler, gündüzün muhasebesini, kabre girer gibi girdikleri yataklarına girince vicdanlarında yapar, yargılanmadan önce kendilerini yargılarlar. Tıpkı, dünya hayatını hesabını verebilecek şekilde yaşayanlar, ahiret hayatında ebedi mutluluğu yakalaması gibi.
Gündüzü âbâd edilmiş bir günün gecesi berbâd olmaz. Çünkü “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz, nasıl dirilirseniz öyle mahşere çıkarsınız.” Aynen böyle; gündüzünüz nasıl geçerse gecenize o yansır, gecenize ne yansırsa sabahınızı o belirler. İslam sitelerinde mezarlar şehirlerin en ücra ve en uzak köşelerine değil, mücavir alanlara, mutena yerlere ve hatta şehrin merkezine kondurulurdu. İnsanların ölümle savaş halinde olduğu değil barış halinde olduğu İslam medeniyetinde, insanlar ölüleriyle yüz yüze, kapı komşusu gibi yaşarlardı. Aslında bu, kendi ölümleriyle yüz yüze yaşamak demeye gelirdi. Sabah perdelerini açtıklarında, mezar taşlarını görmek, onlara modern insana verdiği gibi ürküntü değil, muhasebe ve sorumluluk hissi verir, kabirleri kendilerine sürekli nasihat eden bir “nasihatçi” gibi algılarlardı.
Ölümü/eceli göğsünde taşıyan, onunla tanış olan, biliş olan, dost olan İslam insanıyla; onu hayatından uzaklaştırmak isteyen fakat bunu beceremeyince onu görmezden gelen, yok sayan modern birey arasındaki fark, sadece nicelik farkı mıdır? Hayır, elbette nitelik farkıdır ve bu farkın temeli, “tek dünyalı” olmakla, “iki dünyalı” olmak arasındaki farktır.
Tek dünyalılar (ahiret inancı olmayanlar) için ölüm bir bitiş, bir son gibi algılanır. İki dünyalılar (dünya-ahiret) için ölüm, doğum kadar doğal ve tabii bir ‘geçiş’ noktasıdır. Tek dünyalılar, hayatlarında yaptıklarının hesabını veremedikleri zaman, veremedikleri için ölüme sığınırlar; iki dünyalılar hayatlarının hesabını vermek için ölüme hazırlanır ve giderken “er-Rafiku’l-a’lâ” (Yüce Dost’a!) diyerek giderler.
Tek dünyalılar için ölüm bir ‘kaçış’, iki dünyalılar için ölüm bir ‘kavuşma’dır. Tek dünyalılar, yatırımlarını hep dünyaya yaptıkları için ölüm deyince gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi olur ve yüzlerinde korkunun rengini görürsünüz; onları ölüme razı eden tek şey ‘dünyalarının yıkılması’dır. İki dünyalılarsa yatırımlarını orantısını kurarak iki dünyanın (dünya ve ahiret) ikisine birlikte yaparlar ve bu sebeple de onları ‘ölüm’le korkutamazsınız. Onları ölümle korkutmaya kalkanlar, hep ölüm karşısında titreyen tek dünyalı zavallılardır. Kendileri için geçerli olanın iki dünyalılar için de geçerli olduğu vehmine kapıldıkları için, kişilik satın almak için pazarlık yaparlar. Ruhunu satanların tamamı tek dünyalıdır; hiçbir iki dünyalı, Allah’ın kendisine teklif ettiğinden aşağısına razı olmaz; onun içinde kula kul olmaz ve satın alınamazlar. İbretle seyrediyorsunuz değil mi tek dünyalıların halini ve çift dünyalılarla aralarındaki derin farkı? Bizim hep yaptığımız duayı şuurlu okuyup şuurlu yapalım. “Rabbena âtina fiddünya haseneten…” (“Allah’ım! Bize dünyada iyilik ve güzellik ver, ahirette de iyilik ve güzellik ver. Bizi Cehennem azabından koru.”)
